31 Aralık 2012

kolaya kaç

bengito'suz olmaz.


the essential

all for me and my bobby mcgee. 


ps. resmen yerimde duramıyorum an itibariyle. oturunca da sürekli blog okuyorum. hiç önemsemiyormuşum gibi olmasın: kendime finallerde başarılar diliyorum, sizlere de sayın izleyiciler.

ikibinoniki

janiiiiiis!

ben dünyanın en şanslı insanıyım. ve umarım bu yıl, bütün yıl boyunca benim şu an hissettiğim gibi hissedersiniz. hepiniz. her biriniz.

sit back.

365 gün, 319856103975130 saniye,124061093573346907 salise artık gerçek hesaplamaları siz yapın benim zamanla aram iyi değil, ama bu yıl daha iyi hissettiğim bir an var mıydı bilmiyorum.

bana aklıma bile gelmeyecek yüzlerce yiyecekle dolu bir bagaj dolusu paket gönderen anneme babama ve yıllardır almayı ertelediğim janis joplin cd'si alan canım arkadaşıma -teşekkür.. yok teşekkür'le geçiştirmeyeceğim bunu.

önce yılın en güzel günü: her anı spontane gelişen o gün. 24 saat gülümsediğim. uyurken bile anı biriktirdiğim o gün. sonrası nasıl gelişmiş olursa olsun, o gün. 2012 teşekkürü hak ediyor. ve sen de.

denizim geldi.

try just a little bit harder

janis'le rotterdam'da bir plak çalarda başlayan yılı, hayatımda aldığım en mükemmel hediyelerden biri sayesinde dinlediğim yine en mükemmel hediyelerden bir diğeriyle, odamda kapatıyorum.

önümüzdeki yılın bu yıl kadar dolu olmasını istediğimi sanmıyorum.

hollanda-paris-ayrılık-boun bahar tatili-heyecan-ssp-nail amcanın ölümü-rcsummer-iki ay her saniye süren yanlış zamanda yanlış yerde olma hissi-erzincanizmiristanbul arası araba sürmek-bülent ortaçgil-tanju okan-eylül akşamları-5 konser-gif-iş-okul-iş-bir şeylerin sonu-çözülmeler-çözümler-sonunda beklenen doğru zaman doğru yer doğru kişi farkındalığı-izmir-doğum günüm-ailemle yaşadığım aşk-parçalara bölünerek her parçamın mutlu olduğunu görmek-hediyeler-sürprizler... ve atladığım yüzlerce şey.

oha (demeden edemedim). oha. bu kadar şeyi bir yıla sığdırabildiğime inanamıyorum. gurur mu duymalıyım?

get it while you can.

çok şanslıyım. bu kadar çok sevildiğim için. "hak etmiyorum" tribine girmeden önce- çok seviyorum. o kadar ki- bazen kalbimin de içimin de yetmediğini düşünüyorum. ve hayatımda sevgiden daha çok yer tutan hiçbir şey olmaması bana güven veriyor. varlığınız bana güven veriyor, yefi.

bu yıl kendimi tutmama yılımdı. içimde kalan hiçbir şey yok. bunu sağlayabilmek için kırdığım birileri varsa, aflarına sığınıyorum. ve bir önceki seneden verdiğim bu sözü tuttuğum için alkışlar bana.

hayatımda en çok mutlu olduğum ve en çok üzüldüğüm yıldı. peak'lerimi yaptım, jübile değiller.

cry baby.

şimdi ne bekliyor: önce bengitonun gidişi-italya. aslında az önce 3 satır süren bir şey yazdım, ama o zamana kim öle kim kala. planlar dursun, önce içimizde beslensin biraz, öyle değil mi yefi?

she'll do crazy things yeah on lonely occasions
a simple conversation with a new ..

paylaştıkça güzelleşen bir yıl daha diliyorum. evet, hepimize.

oh lord!

tek damla

madem bir parçasını benimsedim, kullandım blogumda izinsiz; kendisine yer vermemek olmaz attila ilhan'ın mükemmel şiirinin. kendi sesinden de dinleme fırsatı bulduğumuz bu harika şiir; öyle, daha başka bir havaya bürünüyor sanki.
beni en çok tekrarları etkiliyor. "... ne kadar - o kadar ...", "... sen değilsin - sen değil misin...". bir de "yorgun başını üşümüş yastığına koyuyor musun uyuyor musun" diyor ya- işte son dediğin böyle olmalı.
o zaman bir de itiraf: bazen attila ilhan bu şiirleri bana yazmış diye düşünüyorum. bazen de benim adıma hayali sevgilime yazmış diye, nitekim gerçeğine gönderilemeyecek kadar acımasız bazıları.

attila ilhan olmasa nasıl büyürdük?

sen beyaz bir kadınsın

asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum

yüzüme bakmasan da
yağmurda düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalsam sen değilsin
sen değil misin bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgarın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu senin
iyimserliğin

ben bu tezgahı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğüm mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
gece yarıları

sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgarda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun

attila ilhan

30 Aralık 2012

bir aralık

bugün büfe'de çürüdüm. müzikler çok iyiydi. pişman değilim.

sadık

neşemi bir kenara koyalım.
ve önce temamıza çok güzel uymuş mükemmel kings of convenience şarkısını açalım: mrs. cold

üstü tozla kaplanmış bir sandık var içimde. onu görünmez kılabilecek her yolu deniyorum. her birini, tek tek, bazen üçer beşer. üstündeki toz; neşem. ama toz ne kadar kalınlaşırsa kalınlaşsın, sandık orada duruyor. ve durmaya devam edecek. hep bu istifçiliğim yüzünden.

bağıra bağıra gezmek sokaklarda, bağırmadan koşmak, radyoyu daha sık dinlemek, başımı döndürmek, konuşmak-konuşmak-konuşmak, uyumak, dinlemek, yazmak, okumak -çoğu zaman okuyamamak, yeni insanlar hep daha yenileri -eskitemeden hiçbirini,  aramak, düşünmek, rüya görmek -gördürmek kendime, hediyeler almak, gülmek, titremek -bazen soğuktan bazen soğumaktan.. grip değilsin ki terleyip atayım içimden.

geçen kum torbasının karşısında çok fazla vakit geçirmişim demek, iki kupa kırdım, oysa elimde sıkı sıkı tutuyorum sanıyorum, meğer tutamıyormuşum. sen bittin sanıyorum, bitmemişsin. insan bazen anlamıyor ne kadar ileri gittiğini. ben hiçbir zaman anlayamıyorum.

her şeyi halletsem, kalbimi durduramıyorum. dürüst olmam gerekirse, evet, bunu hala başaramadım. ne gitmen ne kalman değiştirir bu durumu. kalbim sen olduğunu hayal ettiğim biri için atıyor, o çoktan gitmişken üstelik, yapılacak bir şey olmadığını son çırpınışlarımda gördüm. hem can't get enough of it, o yüzden beklentilerimi olasılığı yüksek olanlara yönlendirdim, şimdi alan razı satan razı. en temizi.

balıklar denizden çıkmamalı. çıkıyorsa da - çıkıyorsa da ne? kendini hazırlamalı mı başına gelebileceklere karşı? mümkün değil. geçen rüyamda üç gün sonra öleceğimi öğrenip o üç günü yaşadım. yapmak istediklerimi o kısa zamana sığdıramayacağımı düşünüp hiçbir şey yapmadım. elim kolum bağlandı. ne zaman öleceğimizi bilmeden yaşamak mükemmel bence. bir gün öleceğimizi bilmek de öyle. sanırım sonu belli olan ama detayları netleşmemiş şeyler, en sevdiklerim. bir gün biteceğini bilmek yaşadığım her anın değerini artırıyor. ve ne zaman biteceğini bilmemek hep heyecan katıyor. seneye gideceğimi bilmek mesela. nerede kalacağım, kimlerle tanışacağım, neler öğreneceğim... detaylar. onlar tuzu biberi, önemli olan değil, özgün kılanları. yani bir balık için de denizden çıkmak, denize tekrar girmek gibi ana hatlar belli oldukça, hele de tekrar denize atlayacağını biliyorsa (yani buna inanması bile yeter hatta), sorun yok bence, çırpınsın dursun çıktığında, geçecek ne de olsa.

geçiyor. öyle ya da böyle.

hazırlık okurken her ödevde ağlıyordum ilk zamanlar, bilmediğim bir dilde üç yaşındaki çocuk cümleleri bile kuramayınca, anlamayınca hiç kimseyi, kaldıramıyordum. matematik sorusu çözememekten farklıydı ya sorun, daha tedirgindim. ağladım ağladım. sonra bir an geldi, birden anlamaya başladım sorulanı, okuduğumu. o geçişi hatırlamıyorum. sanki birinci dönem hiçbir şey öğrenmemişim, şubat tatilinde sihirli bir değnek ben uyurken bana bir tutam ingilizce katmış, sonra o gazla ikinci dönem başlamış. bir varmış bir yokmuş, durumu biraz da. ve bence bunu, geçiş içeren her şeye uyarlayabilirim.

ben anlamadan bir şeyler oluyor işte. sihir, peri, umut, hayal. bir an gelecek, bir bakacağım bitmiş. almost there.

gülmelere.

25 Aralık 2012

kapat gözlerini

"güvensizliklerimizi birbirimizle paylaşsaydık, taze fazulye ile c vitamininin, varlığı beslese bile yaşamı kurtarmadığını ve ruhu beslemediğini kendi kendimize söyleyebilmek için kendi aramızda bir araya gelebilseydik ne kadar iyi olurdu."

muriel barbery - kirpinin zarafeti

21 Aralık 2012

metafor değil çikolata

ben mutluyum, peki çikolata?
geçen gün, anneme, kendime verdiğim sözleri tutmanın ne zor olduğundan bahsediyordum. ağladım ağlayacağım, öyle bir haldeyim ama. çikolatayı bırakmaya çalışıyor(d)um yine, klasik. insanın sevdiğinden vazgeçmesi çok zor, yefi. bir yandan seni mutlu eden, en çok mutlu eden o; öte yandan biliyorsun ki sen o an ne kadar mutlu olursan ileride o kadar üzüleceksin, hatta belki pişman olacaksın. çünkü ambalajında durduğu gibi durmuyor çikolata, sonunda babamla yarışacak bir göbeğim bile olabilir çok zorlarsam (abarttım şu an). işte bu yüzden yediğim her lokmanın yol su elektrik olarak geri döneceğinin bilincinde olmam, ileride karşılaşabileceğim pişmanlık saldırılarına karşı kendimi savunacağım mekanizmalar geliştirmem gerekiyor. bunların hiçbirini çikolata yerken yapmıyorum tabii, onun zevkini bozmayayım diye. bütün iç muhasebe, kafamı ortopedik yastığıma boşluksuz yerleştirince başlıyor, uyuyunca sonlanıp, rüyaya karışıyor.

ben gerçekten çikolata görünce çok heyecanlanıyorum. kalbim hızlı atıyor, -yüzüm de kızarıyor olabilir. 

neyse, annem de bunun üstüne: "ye gitsin kızım" dedi. ben de dedim "ama kendime söz verdim, zaten kendime verdiğim hiçbir sözü tutamıyorum, yine yapmayayım aynısını, bari böyle erken vazgeçmeyeyim". ve annem: "ye, kendine yemedim dersin*. kendini kandıra kandıra yürür hayat, yoksa ohoo ben bugünlere nasıl gelirdim başka türlü?!."

bir kez daha annemin benim annem olduğuna, benim de onun kızı olduğuma inandım. ne mutlu!

*yalnızca, kendimize verdiğimiz sözler -başkalarını direkt etkilemediği sürece- memnuniyetle çiğnenebilir. rare cases of loneliness.

18 Aralık 2012

bmw dedi

hazır arabesk demişken, evladım capslerle geldi.

sonradan porsche'a çevirdi amaaa.. too late.
tatliscim ne canıms ne olum! 
bi o-lum olsa, ali gibi olsa (töbe de, "töbeeee!") , 21 yıl her gün cinnet geçirir, sonra da üstüne bi mercimek çorbası içerdim.
yok yani, fazlası elimden gelmiyor zaten. maksimum iki gün whatsapp'ta (artık vazgeçilmez oldu whatsapp da nası olduysa) görmem belki. ama sonra rüyamda. dost dediğin böyle bişi. darlıycak iyice. ağzını dilini bozcak. rahat küfredeceksin sonra. hatta senin küfür dağarcığının yetersiz kaldığı anlarda imdadına yetişecek. hiç duymadığın ve bir daha duymak istemeyeceğin küfürleri sen rahatla diye savurup, seni rahatsız edecek. sonra söz vercek ve tutmıcak. mesela cuma gelcem dicek. özledim yalanları. sonra sen bi bakacaksın pazartesi bile bitmiş ama o gelmemiş. aferin ona. affedileceğini hep bilio kereta. iyi alıştırdı çünkü. kaç senedir durum bu, saymayı bıraktım artık. o yeter ama tabii. eğer ikiye çıkarsa böylesi, ankara trafiğindeymiş gibi hissederim her saniye, mazallah. yani gerek yok. hiç gerek yok.

işte bunlar hep -seviyesi düşük arkadaşlıklar. please remain seated. n'alaka ki şimdi. aman.

17 Aralık 2012

superstition only

yine kırarken yapıştıran bir şarkı dinletti bengito, saolsun.

şarkılar da olmasa arka planımız ne sessiz olacaktı - televizyonun sesini kısıp izlermiş gibi. bir süre eğlenceli görünür ama sonra her şey anlamsızlaşır ya, öyle. profesör önce büyük taş koymuş kavanoza, öğrenciler dolu demiş, sonra çakıl taşı, öğrenciler yine dolu demiş, sonra kum, sonra su, her seferinde öğrenciler "dolu" demiş kavanoz için. büyük taşlar sevdiklerimiz ailemizmiş (onları çıkarınca kavanoz boş kalırmış, diğerleri "olmazsa olmaz" değil ama "olunca ne güzel oluyor"muş), çakıl taşları bişibişibişi. (müzik de işte sonda gelip her şeye dokunan su olabilir belki bu hikayede.) bu klasik hikayeye de blogumda yer verdikten sonra, artık gamsız sayılabilirim. şarkılar sarsın dört bir yanımızı.

(v)e o zaman, yazamadığım paperlarıma gelsin bu kez: lady linn - i don't wanna dance

"i'd never do something to hurt you though
oh but the feeling is bad,
the feeling is bad."

bu sabah uyandığımdaki his çok kötüydü, kötü olan sadece o aslında, onun haricinde her şey yolunda, çünkü kendimi de yefi'yi de hiç kandırmıyorum, hem elimden geldiğince kalplerimize özen gösteriyorum, bir zarar gelmesin aman, kalbin yeri ayrı, böbrek değil ki para verip alasın.

ps. i don't wanna miss a thing'den i don't wanna dance'e yapılan dikey geçiş bana on kiloya patlamış olabilir. tartılardan korkuyorum yeminlen. 18.30 yemek kapanış saati. ben böyle işkence görmedim arkadaş. 

16 Aralık 2012

over

tehlikeli saatler bunlar yefi.

uykum gelecek birazdan. elimi kolumu bağlayacak. karşı koyamayacağım kendime. ve sonra inciteceğim ikimizi de.

uzun zaman sonra ilk kez bir filmi bir oturuşta, hem de uyuyakalmadan, bitirdim. şimdi diyorum ki -eğer bunu başardıysam, köprünün ışıkları kırmızı olduğunda geceden korkmamayı da başarırım. ve bir de -

önceden uyarayım: bu post bölük pörçük olacak. arabesk bulanlara sesleniyorum, az sonra dibe vurabilirim.

çalan şarkı: travis - luv. hem de kendini tekrar ediyor, bilmiyorum kaçıncı kez. ve kaç kez daha çalacak.

aslında günlük yazacaktım. çünkü gün gelecek, ben bu blogu kapatacağım. belki yazdığım her şeyi sileceğim. ama defterlerimi torunlarım için hep saklayacağım. ve istiyorum ki bugünlerde hissettiklerimi öyle kolay unutmayayım. kolay yaşamıyorum çünkü. kolay gelmiyor. çok zorluyor.

paris,texas diye bir film varmış bilgisayarımda aylardır. geçen hafta izledim. o da uzundu oldukça. o yüzden aralıklı izledim. hiçbir şeye yirmi dakikadan fazla dikkat veremememden kaynaklandı biraz. bu demek değil ki film kalbimi kıra kıra etkilemedi.

şu an travis dinlememin üç nedeni var:
  1. paris, texas'taki adamın adı travis'ti. bir süre özdeşleştirmiş olabilirim onunla kendimi.
  2. geçen nero'da bu şarkı çalıyor sandım, değilmiş. bir hayal kırıklığı daha. onu tamir çabası şimdi.
  3. bugünkü filmde damien rice, janis joplin vardı. onlar günlük kotalarını doldurdu. sıradaki buydu.
paris, texas diyorduk. o malum sahne hakkında yazsam çok obsesif görüneceğim. blog, günlük değil; o yüzden bunu burada yapamam. anlayışınız için teşekkürler.

bir yerde çocuk: "can you feel that he's gone?" diye soruyor. babası anlamıyor. çocuk: "you know when he was walking around, and talking, right?" diye açıklıyor. ben gittiğini bildiğim herkesin gittiğini hissedebiliyorum artık. it took me a while to feel -. belki nail amca olamadı biraz. bu yazın kesiklerinden, ona bir türlü odaklanamadım.

odaklanamıyorum. hala. hem de şimdi eskisinden daha kötü. bu dönem bir bitse, diyorum. kötü olduğundan değil. herhalde en çok eğlendiğim, güldüğüm, kendimle böyle barışık olduğum, arkadaşlarıma en çok zaman ayırdığım dönemdi geride kalan- kalamayan. her şey çok doğru çünkü. olması gerekenden bile iyi. şımarıklık yapmayacağım tabii ki. ama tüm bunların arasında öğrenci olduğumu unutmayıp, okuma aşkımı yitirmesem iyiydi. çünkü böyle olunca yepyeni bir ben tanımlamam gerekti. gerçekten biraz uzak. fazla açgözlü, her şeyi yapmaya çalışan, ama tabii ki "her şey"in ne kadar geniş olduğunu atlayan. belki düzelir. i don't feel that it's gone. çünkü yeşil hala en sevdiğim renk ve yefi yeşilin bir tonu değil.

a life based on missing. dünün teması buydu. sabah beşte yokuş tırmanırken aklımda tüm özlediklerim vardı. gittikçe ağırlaşıyor . belki kafamda bu yüzden bezeler oluşuyor. özlenmesi yasaklanmış kişileri aklımdan bu şekilde atıyorum bilinçaltımın da yardımıyla.

ve uykuya yenik düştüğüm an. pişman olmasam bari.





9 Aralık 2012

uyku


bu sabah uyandım erkenden.
rüyamda seni görmediğim için tekrar uyudum.
sonra...
rüyalarımı yönetebilme yetim işe koyuldu.
ve mutlu uyandım, ama karanlığa.
perde kapalı olmasa belki güneşi görebilirdim.
(oysa perdeyi hiç kapatmam ben, demek insan değişiyor bazen.)
en azından gün başlamış derdim.
diyemedim.
yine.
(artık bu da bir değişse.)

yarın farklı bir gün olacak. (kırk gün geçmesi gerek şimdi, kaç kırk?)
umarım. (kaldı otuz dokuz, kaçıncı kırktan çıkardım biri, bilmiyorum.)


8 Aralık 2012

better than fine



böyle bir şarkıya böyle bir video yakışır, ellerine sağlık yapıp 17 kasım 2008'de yükleyenin. en güzel doğum günüm. en güzel doğum günü haftamın cuması (hahaha doğum günü haftası ne demekse artık). resmen her anını ayrıntılarıyla hatırlıyorum. hafızamı böyle zamanlarda çok seviyorum.

ne güzel demiş ama fiona:

"no i don't believe in the wasting of time,
but i don't believe i'm wasting mine"

teşekkürler.


7 Aralık 2012

hep

"beni özlüyormuşsun, öyle diyorlar". kendime şarkı gönderme oyunumda, sitem çıktı şansıma. şansım. evet, böyle de bir şansım var.



yaptığım hataların güzel sonuçlanması, ama hataların hata sıfatını hiçbir zaman yitirmemesi şansı. dikkatsizliğimi ne yapsam, nerelere koysam da hayatıma bu kadar müdahale etmesini önlesem? (şubat tatili bir hafta önce başlamıyormuş meğer) tesadüfleri de yok etsem, olup olmadık zamanda renk değiştirmesem. aynı anda hem üşüyüp hem terlemesem. (sınavlardandır) yanaklarım alev alacakmış gibi hissetmesem. kalbimi söksem yerinden, çok büyük olur mu boşluk? onun da doldurulması gerekir mi? -doğa boşlukları sevmez, hemen doldurur ya. biz de doğanın bir parçasıyız ya. o da benim bir parçam. ama artık yok ya. boşluk doldurmak dediğin kolay değil, yani. bulutlar da göğü kapatmayı deniyor ama aradaki her boşluğa onyüzbinmilyon hayal sığdırıyoruz.

bulutlara bakınca ne istersek onu görüyoruz yefi'yle. tek bakamıyoruz. çünkü çok büyük gökyüzü, yalnız olduğumuzu anladığında yiyebilir bizi. o yüzden fotoğrafını çekmişiz, hem bebeği o da görsün hem de hep yanımızda olsun diye. 

"işte ben böyle bir hal içindeyim".

6 Aralık 2012

mercedes benz

'i'd like to do a post of great social and political import. it goes like this':

bugün etilerden ulus'a koştum birazcık, içimden geldi (bkz. içi içine sığmamak). ben ki enerjimi dizginleyemediğimden yanlışlıkla on dört kilometre yürümüşüm bir gün deli deli, bıraksanız koşarım her santiminde; ama bir saat geliyor istanbul'da, gülümseyerek yürümek, yorucu gün sonrası çoğu zaman bir damla kalmış (ya da en bitmeyecek görünen) enerjiye sahip çıkmak neredeyse imkansızlaşıyor -benim için bile. huzur kapkaççıları var çünkü trafikte; tüm günün stresini yüklenmiş, sonra da kırmızı ışıkta takılıp kalmışgiller. iş çıkış saatleri, herkesin evine dönme gayreti, ama herkes aynı anda bunu istediğinden sürecin -dakikalar alacağına- saatlere yayılması insanları geriyor, geriyor, geriyor ve sonra kornalar hiç susmuyor. halbuki, önünüzde bekleyen araba keyfinden durmuyor orada. onun da önünde bir araba var. zannetmeyin ki sizin çaldığınız korna sayesinde akıyor trafik, eğer akıyorsa. yine bu kornanın bollaştığı saatlerde, insanlar birbirlerine bağırıyor, kızıyor. yüzler deseniz hepten kızgın, bozuk, asık. otobüste, telefonlar bu çirkin havayı bir de uzaklara taşıyorlar. eğer uykuya yenik düşülmemişse hala, kaşlar çatılıyor. işte biz istanbulbaz'lar (surname 2010- şehir tiyatroları da burnumda tütüyor.), bilincimizi her akşam böyle yitiriyoruz, sinirlerimizi sağa sola biraz daha çekiştiriyoruz. oysa sinirlerimizi denetleyebilecek yaşa geldik çoktan, tüm +18'ler. dolayısıyla azaltabilir, en azından deneyebiliriz. 

hatta inanırsak gargamel'in üstesinden bile gelebiliriz. o kadar çok umut var yani.


demem o ki;

sakin olun lütfen. özellikle iş çıkışı yolunuz zincirlikuyu'ya düşüyorsa, daha da sakin. çünkü herkesin yolu oradan geçiyor, roma'ya giden her yoldan en işlek olanı, malum.

kornayı yasaklayın kendinize. herkes sizin gibi yolda, yola bakıyor, önündeki arabanın gitmesini istiyor.  on saniye, bir şey değiştirmeyecek hayatınızda, yıllardır saniyelerle yarışan bir atlet değilsiniz. yalnızca araba kullanıyorsunuz. ha, illa korna olacak diyorsanız da başka türlü basın: başka türlü korna

yayalara yol verin. bir yaya olarak özellikle rica ediyorum. bırakın geçsinler karşıya. hele yaya geçidi varsa, daha da bırakın. bir de yağmurlar başladı artık, çok su sıçratmayın, onlar da insan. biz de insanız!

bir de. bağıran arabanız varsa çıkmayın trafiğe, n'olur. gidin, kimsenin olmadığı yerde bağırtın, ııın ıııııııın diye. sabrımızı böyle sınamayın. biz motor sesi duymak istersek açar youtube'da yetenekleri izleriz: http://www.youtube.com/watch?v=zsJMI13oxRo

ve güzel müzik dinleyin bence, işe yarar. mutlu şarkılar ama. hatta kendi içinde gülen şarkılar -ki eşlik ederken gülün siz de, dağılsın sıkıntılırınız eve gidinceye kadar. scorpions- hello josephine mesela. 

çok yakışmaz mı? :)  

5 Aralık 2012

çare sizsiniz

annecim benim için çekirdekleri hazırlamış. yolda giderken ben direksiyonu bırakmayayım ama çekirdeksiz de kalmayayım diye. böyle küçük damlalarla koskocaman bir göl yarattık biz, ne mutlu!

fotoğraf, mutluluğun özeti. arka planda vites kolu görünüyor. ilk kez araba kiralamış olmamın, başka bir şehirde -bir süreliğine de olsa- kendi arabamla gezmemin gururu var. ve her anlamda mükemmel o kazak. hakkında kırk beş dakika konuşabilecek biri bile var dünyada, kazak öyle güzel. bolluğu, kolları, deliklerinin boyutu, yakasının kusursuz genişliği... :) ve bence beyazlığı.

sevgiyle örülmüş gibi. daha değerlisi olamazmış gibi. anne eli değmiş gibi.

yine özlemeye başlıyorum. henüz doldurulmuş boşluklar, tekrar belirmeye başlıyor. olaylar var, çok da güçlüler, hissettirdikleriyle; ama geçişler çok silik, yakalayamıyorum. sanki ben daha önce yaşamışım, o zaman her şeyi kameraya çekmişiz; şimdi de oturmuşum, hızlandırılmış halini izliyorum onun. hani olur ya bulutların hızlıca hareket edişini izleriz filmlerde, koca gecenin altı saniyede bittiğine tanık oluruz bir yere sabitlenmiş bir kameranın gözünden, aynen o. bu kadar kısa sürede bunca şey yaşamayı normal olarak algılamak, doğal bulmama yetmiyor. ama koşmaya devam, alışmış kudurmuştan betermiş hakikaten. 

ne var ki özlemek üzerine kurulu bu hayatıma beklenmeyen tepkimi dün gösterdim. 4 dakika 48 saniye sürdü. sonrası baş ağrısı. başım ağrımasın diye, aklımın sağır olması gerekiyor demek ki. sonrasında yanar bir şeyler. unutulur gider -umuyoruz-. yoksa "how"?

denemesi bizden, gerçekleşmesi dumandan.

hem özlenmeyi bu kadar hak ediyorsa o, ben masumum. aslında çaresiz. (çünkü çare "biz" değiliz.)

3 Aralık 2012

alakasız

regina spektor - small town moon

kışın sevmediğim tek yanı, geceleri aydan uzak kalmak olabilir.

cuma günü dolunay vardı. cuma günü dolunay, bana yine aramadığım bir yolu gösterdi.

çünkü o olmadan, karanlıkta yolunu bulmak için yapay ışıklara mecbur kalıyorsun. halbuki aya bakıp hangi tarafa gideceğini anlayamazsın, bunu kimse bana öğretmedi. ben de şimdi böyle bir şeyi kendime öğretmeyi gururuma yediremiyorum.

oysa ay normalde, ben yatağa girmeden benim tarafıma gelmez.

yer yön bulmadaki yeteneksizliğim ve kendimi kaybetmedeki tutarlılığım el ele tutuşmuş yürüyor dolayısıyla. kendimi kaybetmem, her zaman olduğu gibi, bir adım önde. onu böyle kabullendik, yefi'yle.

ama yatağa girdiğim an, uykusuzluğun beni çaresiz bıraktığı an. o an. 

güvercin'de sonlandı yine kısa bir yolculuk. ben, kariyerime bir dürümcüde devam etmek istediğimi itiraf ederken "aaay dolunay" diye bülent ortaçgil söylüyordum, atmosfere uygun. derken, hayat ve sürprizler benimle üçgen oluşturmayı çok sevdiğinden, arada oluşturduğumuz boşluğa bir de rastlantı ekledik (kişiselleştirmek çok önemli, daha kolay benimsemek adına). insan bazen hiç istemediği bazen de çok istedikleriyle karşılaşabiliyor, biliyor muydunuz? hatta öyle ki bu karşıt karşılaşmalar aynı dört saatte vuku bulabiliyor.

o ışık, benim bilincimi yitirmeme az bir zaman kaldığında belirdiği için beni çok yıpratıyor. 

neyse ki gülmeyi alışkanlık (hey maşallah, because i mean it) edindim de yüzüm kalbimin asılmasına hiç izin vermiyor, vermez, vermedi. istemediklerimizden istediklerimize geçiş böylelikle daha kolay oluyor. (bir de ne yapacağımızı bilemediklerimiz var, o da adı üstünde işte- bilemiyoruz ne yapsak.) tabii geçiş dediğin hep sancılı bir süreç.

o geldiğinde ben gidecek oluyorum ve ben döndüğümde onu bulamayacağım, çok net.

sancı dediğim, onsuz güzel anlar bütünü. kalabalığın içinde etrafı bulanıklaştırıp dans ederken yalnız karşındakini görmek ya da "gül, kahkaha at, daha sesli, daha çok" komutlarına en içten şekilde uymak gibi. başka bir tür kayboluş yani.

bulursam bile o, dolunay olmayacak.

herhangi bir ay ışığında.

hem olsa da bir şey fark etmez. aynı suda yıkanamıyoruz, bunu öğretmişlerdi.

sonuçta ben ışık dağıtmıyorum. aydan gelenler yansımıştır olsa olsa.

o da yanılmaca.

hele ay aslında görünürde yoksa.

eyvah!

30 Kasım 2012

sayende

aileme ne düşkün olduğumu anlamak için benimle bir çay içseniz yeter. arkadaşlarıma olan bağım zaten ortada. onlarsız asla olmaz, apaçık. ama öyle biri var ki olabilecek en güzel köprü bu ikisi arasında. bir kuzenden en fazlası, en sıcağı, en yakını.

küçükken ben, ilkokuldayken, arada bir koli gelirdi bana. içinde rengarenk kıyafetler, bazen oyuncaklar; ama en güzeli yaşanmışlıklar. bir gün o kolilerden birinden silindir bir kutu çıktı, içinde el kadar soytarı tipli bir oyuncak -gülümsüyor- ve bir de kısa bir mektup. mektup "ablan" diye bitiyor. bunun benim için ne anlama geldiğini, hele o yaşta kalp atışımı nasıl değiştirdiğini anlatamam, anlatmayı beceremem ki.

neyse efendim. işte o günden beri hem oturup böyle yazmayı seviyorum hem mektup yazmayı, sevdiklerime. çünkü beni mektuptan daha çok mutlu eden bir iletişim yolu yok artık, çıtam o koliyle yükseldi. ondandır ki bir zamanlar her hafta mektup yazmayı ibadet gibi benimsemiştim, uzunca bir süre. daha samimisi olabilir miydi, hiç sanmıyorum. ve yine aynı sebepten hediyelerden daha çok heyecanlandırıyor yanında yazılmış not. çünkü yazı, hem özlem demek hem de elle tutulabilen duygular, gözle görülen, kokusu olan. ötesi var mı? (bir kuş cıvıldıyor)

aradan on yıldan fazla bir süre geçti. artık koli yok, çünkü aynı şehirde yaşamaya başladık. hayat çok güzel işte :) ve her ziyaretin ardından dolu bir torba üst baş getiriyorum, dolabımı doldurmaya. en son ne zaman kendime kazak aldım, hatırlamıyorum; çünkü bizde çok yaygındır annenin, teyzenin, kuzenin giymediklerini tarz edinmek. herkesin zevki aşağı yukarı aynı, olmasa da yapacak bir şey yok, o kıyafetler el değiştirmeli. tıpkı duygularımız gibi.

evet, bunca yıldır tek başıma hissetmiyorum hiçbir şeyi. her günümde, her dakikamda biliyorum ki biri var ki telefonun diğer ucunda, hatta şehrin aslında, kaçta ararsam arayayım mutluluğumu artırır, hüznümü dağıtır bir "canım"ıyla. en uzun dertleşmeler onunladır. konu seçiminde ayrım yapmadığım tek kişi, beni ne de güzel karşılıksız sevmektedir! karşılıksız derken, beklentisiz. yoksa daha ne kadar sevebilirim, bilmiyorum. kızı oldu diye kendi çapımda girdiğim kıskançlık krizlerini ancak o minik dünya güzeliyle "yumruk kardeş" olduktan sonra aştım. -evet içimin bir kenarında kıskançlık kırıntıları var benim de. "paylaşmak en zoru, sevdiğini", öyle der yefi-. onunla birlikte geçirdiğimiz zaman hiç yetmeyecek, farkındayım. ama varlığı yetiyor gülümsetmeye. sonra, bu bile yeter ki, diyorum. hem de nasıl yeter, "tamamlanmış" hissetmeme.

sen doğduğun, beni kardeşin gördüğün için ne şanslı olduğumu çok iyi biliyorum, bir kez daha hatırlatmak istedim canım esra ablam. sayende aştığım her şey için sana bir yıldız verebilsem keşke de görebilsen karanlık sayende nasıl korkutamayacak kadar uzak artık bana. iyi ki varsın da sensiz değilim. bunu dedirttiğin için bile sadece, çok teşekkür ederim.

29 Kasım 2012

oyun

iki kalp

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

merdivenlerin oraya koşuyorum,
beklemek gövde kazanması zamanın;
çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
bir şeyin provası yapılıyor sanki.

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

cemal süreya

kendi kendime "hadi bir sayı söyle, o sayfadaki şiir günün şiiri olsun" oynuyordum. 241'de bu şiir vardı. eller, parmaklar, metaforlar... dedim ki: "yalnız değilsin cemal süreya! hayal gücüm senin tarafında." gerçi günün şiirinden çok dünün şiiri arkadaş biraz, ama olsun.

meğer bazen kuşların uçması yetmiyor, göçmesi gerekiyormuş. bazen de uçmaları bile kalbimize çok dokunuyormuş. insan yaşadıkça öğreniyor, azizim. ha bir de, okudukça. ama en çok gezdikçe.

denizim geliyor yine, hadi hayırlısı.

*yinekendikendimekonuştuğumbirpostunsonunageldik, sabrınıziçinteşekkürler.*

28 Kasım 2012

when the goal is infinity

"since the distance between us and it is always the same, whatever road we take, it is just as if we have not moved. even our feeling of pride looking back at the distance covered can only give a deceptive satisfaction, since the remaining distance is not proportionately reduced."

demiş durkheim.

hatta şu şekilde de devam etmiş:

"to pursue a goal which is by definition unattainable is to condemn oneself to a state of perpetual unhappiness. of course, a man may hope contrary to all reason, and hope has its pleasures even when irrational. it may sustain him for a time; but it cannot indefinitely survive the repeated disappointments of experience."

sonra da işte neden intihar ediyoruz.. şakacı gerçekler olunca, ağız tadıyla gurur bile duyamıyoruz. yarın sabaha bu paper bitsin, cumaya yine 4985235 sayfa var okunacak. yolumuz uzun, bir arpa boyu bile yok gidebildiğimiz, malum.
zaten hissettiklerimin açıklaması psikolojide değil, sosyolojide olunca; ufalıyorum küçülüyorum, dünya üzerinde yok denecek kadar görünmez olan o noktalar kümesine katılıyorum. hepimiz ne kadar da aynıyız yefi. durkheim'dan beri.

o değil de... ikinci alıntıyla "charlie and the chocolate factory"de -benim lisede yıllık quote'u seçtiğim- charlie'nin "we can eat the grass?" sorusuna willy wonka'nın verdiği cevap arasındaki benzerlik müthiş, değil mi: 

"everything in this room is eatable. even i'm eatable but that is called cannibalism, my dear children, and is in fact frowned upon in most societies."

yani... umabilirsin, yiyebilirsin tabii. biz karışmıyoruz. sana kolay gelsin. -heheho. ama sonra gülen sen olmayacaksın, diyor burada bıyık altından-.

of course you can sleep today. but only if you dare. 

27 Kasım 2012

midnight in november

gri güzel, aslında
peki o zaman günün sorusu:

"bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?"

ve cevabı:

"-----
tabii ki ben böyle olduğum için bahar"

ve ufukta bir italya var.
patlayan mısırlar,
sihirli bir dokunuş var.
artık sayfayı karalamak yerine, çevirmek bir de.

special thanks to:

sweet november
midnight in paris

25 Kasım 2012

nice kasımlara

sonunda doğum günü heyecanımı yalnızveyalnızca mutlulukla dolu dilekler eşliğinde geride bırakıyoruz. birilerinin "oh, bir sene rahatız" dediğini duyar gibiyim. işte o birileri ki, onlar olmasa olmaz. sine qua non. "iyi ki"ler yolda, ama önce:

her ne kadar vazgeçilmezim gibi dursa da bu özelim güzelim gün; kim kutladı, bu niye kutlamadı, trenin altında edebiyat defteri mi kaldı, bana jelibon borcu vardı küçük hesaplarına girmiyorum. ama madem dırdırdırdır beklentilerimi yükseltiyorum haftalardır, kutlayan nasıl kutladı, ona bakmadan geçmiyorum.

yalnız nice senelere/nice yıllara diyen güzel insanlar, keşke sessizce bir kenarda oturup, yanınızdan salına salına geçen o güzel kırmızı arabayı izleseydiniz, elinizi teknolojiden bu güzel dileğinizi yazdığınız süre boyunca uzakta tutsaydınız. içi boş bir nice senelere, içi dolu turşucuk seviyesine asla ulaşamıyor, unutmayınız.

öyle bir dilek ki içinde özne yok, nesne yok. sen yoksun, ben yokum, biz zaten yok. çok yaşamayı marifet bilmedikten sonra, hiçbir anlamı yok. senelerin geçsin de, nasıl geçerse geçsin, der gibi. yarın seni yitirebilirim kırılganlığından öylesine uzak, bir öylesine soğuk. ve yalnız.
http://meetjanejones.blogspot.com/2012/01/visne-suyu.html 

bugün 25 kasım. yılın en sevimsiz günü. yazdıklarımı önceden okuyanlar, beni yüzyıllardır tanıyanlar bilirler kasımın üstümde yarattığı ikilemi. bu ayla böylesine içli dışlı özdeşleştirebiliyorsam kendimi, aynı anda en heyecanlı en mutlu günümle, hüzün yumağını sıkı sıkı ve hiç de çaktırmayan bir uyum içerisinde içinde barındırmasındandır. nice seneler geçen o günün ardından eksikliğin artık yoklukla dolmasıdır. kasım bir başkadır.

ve özlemek en çok ona yakışır.


15 Kasım 2012

beklenti büyük




bugün hem hiçbir şey yetişmiyor hem saatler yavaş geçiyor. öyle tatlı bir ikilem ki canım nasıl isterse onu hissediyor. darısı başınıza.

yetişse de yetişmese de
uçak bizi götürecek yoksa bizi.

8 Kasım 2012

yalnızlık derken

eğer minik bir ara yaratabilirsem, bu adamın kitabını okuyacağım.


şimdi bu yazanların common sense değil de fact olduğunu nereden biliyoruz? sosyal bilimlerin çetrefilli yanı bu işte, bazen siz bile söylediğinize inanmıyorsunuz, elde istatistik olsa bile. yani bu amca inanıyor olabilir; ama benim elimdeki veriler bu sonucu verse, inanmazdım muhtemelen.

1. yalnız insanın neye güveni artıyormuş, anlamadım mesela ben. kendine mi? e artar tabii, başka kimsesi yoksa ne yapacak? ölsün mü güvenememekten kimseciklere. ama o zaman "elde var hüzün". fayda bunun neresinde?

2. yeniliklere açık olacak tabii. kendine kaç defa anlatabilir aynı hikayeyi? oturduğumuz yerde anı da biriktirmiyoruz, anlatıp pekiştirmiyoruz da. e o zaman? "abi geçen 4 demlik çay içtim sıkıntıdan." diye anlatmayacaksam niye yalnız kaldım ki o gün? ya da hadi mecburiyetten yalnız kaldım, onun üstesinden nasıl geleceğim başka türlü?

3. yaratıcılıktan ziyade yaratıcılığını konuşturacağın zaman yaratır, o da hünerlerini sergilemen için fırsatı artırır. ama sonunda yine paylaşma güdüsüyle kaynayacak kanın. yalnızdın, kitap yazdın, basılmasını istemeyecek misin? sırf seninle aynı hissetmesi muhtemel insanların kalbine dokunabilmek için bile vazgeçmeli yalnızlıktan.

4. kendine zaman ayır ayır nereye kadar? kahvaltıyı üç saatte yap, banyoyu dört. film izle izle. oku oku oku. yaz çiz boya. müzik dinle. uzan keyfine bak. sahilde yürü yürü yürü. çık gez toz. sonra uyu istediğin kadar, rüyalar gör. yağmurun sesini dinle. çalış çalış çalış. her biri için bir gün ayır. böyle geçirebileceğin maksimum bir aydır, fazlasını yapabilen varsa tek başına mutluluklar diliyorum tabii. başkaları yokken kendine zaman ayırmayı niye isteyesin ki? zaten varsın sen ve tüm zaman senin, ama yarım değil mi elma?

5. eğer yalnız kalmak güzel bir şeyse, bunun için nedenler sıralıyorsak hele, neden gerekçeler arasında doğru insanı bulmak var? doğru insanı bulmak, üstteki şıkları "e) hiçbiri" diyerek elemek değil de, nedir?

6. başkaları hayatımızdayken sorumsuzsak onlar zaten durmazlar ki bir süre sonra. o zaman, yalnızlık burada neden değil, sonuç. su faturasını yatırabilirim, diye sorumluluk almak için yalnız kalmaya gerek duyuluyorsa, orada sıkıntı büyük arkadaş. iş bölümünü öğren önce sen, yalnızlığın faydalarını sayacağına.

ha dersen ki korkularım var benim, kimseyi incitesim de yok, en iyisi kendime kalayım, mutlu olmak değil amacım, yeter ki üzmeyeyim. o zaman tamam. yani o da bu ara sınavlar var, iş güç birikti, rüya görürken bile vicdan azabı duyuyorum çalışmadığım için, diye.

ama öte yandan, ben değil miyim evde tek başına oturunca ders çalışamayan? blog'a takılan, yazan, okuyan, bir türlü oturduğu yerden kalkamayan, çalışmak için arkadaşını arayan teyzesine kurabiye yaptıran?

-eric amcamın durmuş demek ki- ama ben, kalbim atıyorken sağlıklı sağlıklı, neden aranayım ki yalnızlık sen aslında güzel misin diye?

sensizlik değil bahsettiğim, aman yanlış anlaşılmasın.

6 Kasım 2012

"nasıl"

dün derste blog okumanın cezası olarak öyle bir post okuduk ki bengito'yla, onun ağlaması benim ağlamamak için mükemmel geçerli sebebime saatlerce güldük. ceza bunun neresinde diyebiliriz tabii. ceza yazının kendisinde. arkadaş o nasıl bir şeydi öyle! bakın:


vividly demese iyiydi. zayıf noktamdan vurdu hınzır. bir de saçlar. neyse ki güzel bir şey söylenemeyecek kadar kısa benimkiler. ve what exaclty does it mean to be free ?  neyse buna hiç girmeyelim.

zaten bence günün asıl bombası, yazıyı okumamdan maksimum iki saat sonra, joy fm'de john lennon'ın "how" şarkısını ilk kez dinlemem ve bu ilkin dünle aynı güne rastlaması oldu. post-kahkaha-şarkı. aylardır en mükemmel anı, tam torunlara anlatmalık.

şarkının adına bak (inside joke var burada tabii ki yine)! öbür yanda, sözleri baş ağrısının ardından gelen uyku gibi. uyumazsam başım tekrar ağrımaya başlayacak, hem de bu kez daha şiddetli, biliyorum da konuşuyorum.

i won't be greedy this time, i promise. i won't let us down, break any rule we've created. i won't let you ... i won't let myself.

sonsuz otorite döngümde sınavlar yaklaşıyor, bakalım araya kaynayabilecekler mi.

sevgiler.

4 Kasım 2012

yorum farkı

"Every one interprets everything in terms of his own experience. If you say anything which does not touch a precisely similar spot in another man’s brain, he either misunderstands you, or doesn’t understand you at all."
— Aleister Crowley


*çeviri beceriksizliğimi hoş karşılayacağınızı umarak* diyor ki: herkes, her şeyi kendi tecrübesine göre yorumlar. eğer birinin beynindeki -tam anlamıyla benzer bir- noktaya dokunmayan bir şey söylerseniz; o, sizi ya yanlış anlar ya da hiç anlamaz. 

bu sözü anlamaya çalışırken bile bir deneyimimiz, anımız geldi aklımıza. bu demek oluyor ki söz kendi içinde oldukça tutarlı. peki başka?

ben hiçbir zaman senin ne hissettiğini tam olarak anlayamam. istersem/n en dikkatli kılığıma bürüneyim, kendimi düşünmeyeceğime söz vereyim; ama kulaklarımdan giren sesin yaşadıklarıma çarpmadan, onları itip kakmadan varamaz kalbime de, aklıma da. tıpkı senin beni hiçbir zaman gerçekten duyamayacağın gibi. her şeyiyle aynı koşulları, karşımızdaki için, hiçbir şekilde sağlayamayız. yani? biz; sen, ben, yefi ve diğerleri, hepimiz tekiz. yalnızız. özeliz. özgünüz. kendi küçük dünyamızda ne kadar sıradan görünürsek görünelim, aslında, asla tamamen anlaşılamaz, öğrenilemez, yaşatılamayız. sounds cool. başka?

tanıştığımız her kişide kendimizi arar, kendimizi görmeyi bekleriz. sırf kendimizi biraz daha yaşamak, kişiliğimizi biraz daha pekiştirmek için kurarız demek ki ilişkilerimizi. tekrarlara sarılarak hayata güçlü görünmeye çalışır, bunu başkalarının benzer deneyimlerini kullanarak yaparız.  o benim için "ben" olduğu kadar var, diyorum ve ben de o olduğum kadar kabul görüyorum onun hayatında. böyle bir durumda sevmeye, birbirinin aynı deneyimleri artırırken başlarız. onu kendimize, kendimizi ona benzetiriz ki anlayışlı olalım. ola ki giderse habersiz, o yüzden buna anlam veremeyiz kalırken. çünkü sevginin her basamağında onun "ben" olmadığını biraz daha bulanıklaştırır, "ben"le onu daha bütün gibi algılarız. başka?

biri çıkar karşınıza. sizde olmayan vardır onda. öyle zamanlarda onun, ne anlattığı ne yaptığı bir yer bulur sizin mantığınızda. "kanınız donar." bir çaresizlik hissi burkar içinizi, canınız acır. ama eylemsiz kalırsınız neler olup bittiğini yorumlayamadığınızdan. (bu söylediklerimi yorumlarken kendimden bir örnek vereyim.) açlık grevindekiler ve ben mesela. ben kendimi yok edecek kadar umutsuz olmadım ki hiç. iradeli bir umutsuzluk bu, üstüne üstlük. bir insanın geçen her günde kendine geri dönüşü olmayan maddi bir zarar vermesi, hele de bunu çözüm arayışının son evresi olarak yaşaması, çözümsüzlüğü "yaşadığı sürece" kabul etmemesi o kadar -nasıl ifade etsem bilmiyorum, daha önce hissetmediklerimden bile farklı olan bu hissi- denklem dışı ki benim için, eşittir varsa ortada bir yerde, ben onun iki tarafında da değilim. kendini bu denklemin dışında tutan yalnız ben olsaydım, 54. günde caydırıcı bir adım atılmış olurdu sanıyorum. ileride cevabını veremeyeceğimiz sorularla doluyor ceplerimiz. erik toplamıyoruz. ölen hücreler, yok olan insanlar biriktiriyoruz. "nasıl izin verdiniz?" diye soran torunlara pencereden dışarı sessizce bakarak kuşları göstereceğiz galiba, alakasızca. diyorum ya, bunu anlamamı sağlayacak en ufak bir an'ım bile yok hayatımda. soramıyor, cevap bulamıyorum. başka bir şey yok.

daha ne olsun?

3 Kasım 2012

izmir

eksik bir şey.

günün şarkısı bu oluverdi.

hem erzincan grubumu hatırlattı. oturup gitar çalsak bence bunu söylemek yakışırdı.
hem ilk kez dinledim, "aa ezginin günlüğü'nün gibi bu şarkı" dedim, sonra öyle olduğunu öğrendim. tahmin edebilmek hoşuma gitti.
hem de geçen gün "bir otobüsün en arkasında tek başına oturan enine çizgili kazak giymiş göbekli yorgun amca gibi hissediyorum." yazmıştım; bu şarkıda da dolmuş varmış, şirin bir raslantı oldu sanki.


ama günün ne idüğü belirsiz raslantısı 17 kasım'da candan erçetin konseri olduğunu görmem internette (üç aydır candan erçetin konserine gidelim diye kıvrandım ve konser doğum günümde mi yani?!). hem de bostancı gösteri merkezi'nde. halbuki ben biletleri çoktan aldım, işin kötüsü konsere değil. vardır bir hayır.

31 Ekim 2012

maurois giderken

"Mon brusque départ a dû vous surprendre. Je m’en excuse et ne le regrette pas."
Birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı. Özür dilerim, ama pişman değilim. *

sonu başından belli kitapları oldum olası çok sevdim. işin kötüsü, yalnızca kitapları değil. tüm sevgi sözcüklerini, hayalleri ve birlikteliği. ve öylece biten her şeyi. mümkünse, son'un kaçamadığım çekiciliğinin başkalarına zarar vermeyeceği bir dünyaya gitmek istiyorum. gitmeyi hep istiyorum zaten. neyse ki kaldığım sürece, hiç, gül bahçesi vaadetmiyorum. işte bu yüzden, ikinci cümleyi ilkinden daha çok seviyor, daha yoğun hissediyorum. 

*maurois "et" demiş, tahsin yücel "ama" diye çevirmiş. tahsin yücel bu, var bir bildiği.


"Nos destinées et nos volontés jouent presque toujours à contretemps"
"Kaderlerimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu."

elimizdekinin değerini bilmekten daha önemli bazen "elimizde" tutmaya çalışmamak. sevginin yeri yanımız, yöremiz değil ki; içimiz. unutmamalı.



teşekkürler iklimler, artık sona geldik seninle. bundan böyle yoksun kitaplığımda bile. yalnız, içimdesin.

çok uzak

bir varmış, bir yokmuş. belki hiç yokmuş. belki olmamış. ya da gelmiş bulamamış. belki dönecekmiş vazgeçmiş. aslında dönseymiş görecekmiş. gözlerini açıp baksaymış, ışığı kapatmasaymış şansı olurmuş. ayağı zehirli elmayı çiğnediyse bile kötü kalpli cadının lanetinden kurtulamamış belki. belki pembelerde toz olmuş uçmuş. sonra siyahta takılmış. belki kaçarken düşmemiş ayakkabısının teki. çünkü kaçmamış. hep orada, arada, kalmış. beklemiş belki kimseyi. kimse gelmemiş. o, topuklu ayakkabıyı hiç sevmezmiş zaten. ondan çıkarmış hemen. belki bulanın kalbi kör olmasa tanırmış ayakkabıyı o anda. yer soğumadan yakalarmış. onun, kum tanesine dönüşmesine izin vermezmiş. kim bilir, belki izin vermediğinde, o bunu kaldıramaz ve takılırmış bir balığın peşine, kısmet diye. 
öylelikle anlarmış ki kısmet değilmiş. ve bir masal, başlamadan bitermiş.




gökten düşen tüm elmalar senin için yefi.
afiyet olsun.


30 Ekim 2012

klasik



sadece annemle gülmek için bile kestiririm saçlarımı. işte böyle.

29 Ekim 2012

şiş

böyle bir taslak vardı taa öncelerde yazılmış, içimde kalmasın.

ayların özlemi cenin pozisyonuyla hasret giderdikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi burnumu kaşıyıp kıçımı bir de sola devirebilirim. gece öğünüm nutellalı ekmeğimi de yedim. gözlerimi de şişirdim. fosforlu kalemlerle bildiklerimin üstünden geçtim. yalana gerek yok, kalemi pek kullanamadım. benim için akmış göz kalemi sınava hazırlığımı daha iyi betimliyor. bir masal dinlesem iyileşirim belki; ama çok uzak. bunun için çok uzaktayım ve onca yol varken bile küçük bir kapsülde yerimi dar bulmakla meşgulüm. gerçekten de oynayacak yerim yok. isteyip istemediğimi sormayın hiç, konuyu daha da zorlaştırmayalım. zaten her şey yeterince çözümsüz. hem bu kez gerçekten benden bağımsız.

hoh.

26 Ekim 2012

kimi zaman

yazacak çok şey var. yollar var bir kere. ev var. yemekler var. eskiden kalma törenler var. yeni planlar sonra. hepsinin artısı eksisi, yaşamak için tutunabileceğim dalları var. 

ama ne hikmetse bunlarla birlikte deli sorular var. kusmak istediğim, mümkünse burnumun da yardımıyla, en hızlı şekilde.

çünkü içimde kalanlar var.


e o zaman, iyi bayramlar cemal süreya 

(aşklar var unutulmamak için,
boğulmak için ilk sevgili.)

ve herkese sevgiler.

18 Ekim 2012

sleep

*okurken bunu dinleyin*

demek ki öğrendiklerimizin ağırlığına dayanamayabilirmiş gözlerimiz.

dokuzuncu hariciye koğuşu'nda, ana karakterimiz; başkalarının zavallılıklarını, acizliklerini, kötü durumlarını görüp de kendi haline şükreden insanlardan iğrendiğini söylüyordu. tam olarak bu kelimeleri kullanmadıysa da peyami safa, ne demek istediğini anlamışsınızdır. o satırları okuduğumdan beri, her acıma hissinin ardından gelen "bak böyle olmak da varmış, beterin beteri var, allah'ım sen bunlardan beni koru" fikri çok ürkütüyor. halimden memnun olduğumu fark etmek, söylemek, bilmek için kötü koşullar görmeye ihtiyaç duyan biri olmak istemiyorum. ben hep şanslı hissediyorum, arkadaşlarımla, yeni arkadaşlarımla, ailemle, okulumla, yeni okulumla, yaptıklarımla, hatta kimi zaman yapacaklarımla "iyi ki" diyebiliyorum, onların yalnızca var olmalarından başka bir koşula ihtiyaç duymadan. ama bu ara iyi ki'lerimin dayanağı farklılaştı, içeriği birden yoğunlaştı. işte tam da bu yüzden, sanırım, son birkaç gündür kendimden iğreniyorum.

o kadar ki şanslı hissettiğim için gözlerimi açamıyorum.

15 Ekim 2012

yollar

tarihe tanıklık ettik. yes, we did. bundan yıllar sonra "felix'in atlayışını izleyenler" olarak anılacağız.  çünkü izleyenler anılır hep. ders kitaplarında neil armstrong'un aya gidişini izleyenleri konuşanlar olarak, o kervana biz de katıldık. televizyon karşısında nutku tutulanlar, çekirdek yerken dünyanın yuvarlak olduğunu bir kez daha hatırlayanlar, "öldürmeyen allah öldürmüyor işte hacı, adam ta uzaydan düştü de bir şey olmadı" diye bilimi anne şefkatiyle bağrına basanlar, adamın kız arkadaşı olduğunu duyunca "oh, iyi bari, evde kalmayacak" diye huzur dolu nefes alanlar olarak bir kutlama yapıp redbull içelim en iyisi. ben de bazen o hızda düşüyorum gibi hissediyorum; ama bi' felix değil sanırım.

bugün otobüste arkadaşıma yol tarif eden amca, bana dönüp 10 lira istedi, "o kadar yol tarif ettim" diyerek. şaka yapıyor sandım, üçüncü kez isteyip üstüne bir de cebini açınca ciddiyetinin farkına vardım. "abi bende para yok kusura bakma" dedim. o da üstüne "seni evde kalasıca" dedi. (bunu bugün 8265 defa anlatmama rağmen yazarken hala yüzümün renk değiştirdiğini hissedebiliyorum). bir kez dersin, ikinciye neden tekrar edersin ki büyük özenle seçtiğin bu bedduayı? "evde kalasın sen inşallah".
evlenmemek neden bir küfür, orayı zaten anlayabilmiş değilim. o yüzden "evde kalırsan bugünü hatırlarsın artık" diye şoför amcaya sesleniyorum, evde kaldım tribine girmeyecek kadar sosyoloji okuyorum bence ben. "daha güzel olmak için mi o kadar su içiyorsun" diyen sapık güvenlikçiler varken, etraf yanlış anlaşılma doluyken, ben koca bulmayı bir görev bilmiyorken neden gocunacağım bekar kalmaktan, bu neden gündeme geliyor tanımadığım bir insan tarafından, o adam kimden nasıl alıyor bu cesareti; bilmiyorum. benim arkadaşım bu zırvaya gülerken ne düşünüyordu, onu hiç bilmiyorum.

beyin bedava yefi. gördün işte sen de. bu hafta sonumuzun teması buydu. sınavıma yansımasını patlamış mısır eşliğinde keyifle izleyeceğim, lütfen eşlik et sen de. hatta ben sana geleyim, oradan izleriz. çünkü ben evde kalmayayım artık, en doğrusu, en birincisi.

7 Ekim 2012

ıpfı






bu ara kendime sık sık hatırlattığım bir şey var: oturduğumuz yerden gidilecek yol seçilmiyor. bu hafta sonu öyle çok oturdum ki önümü göremiyorum, çok şükür.

2 Ekim 2012

"happily ever after"

alice: i don't love you anymore.
dan: since when?
alice: now. just now. i don't wanna lie, i can't tell the truth, so.. it's over.
dan: it doesn't matter. i love you. none of it matters.
alice: too late. i don't love you anymore.

*tüm bloglarımda, defterlerimde, kitap ayraçlarımda bulunduracak kadar içselleştirmeseydim bu sahneyi, iyiydi. ama kısmet diye buna diyoruz biz, yefi'yle ve güzelim şarkıyı gönderiyoruz kalbimizin derinliklerinden: it's a heartache.

sevgiler.

27 Eylül 2012

susulsam

"cam buğularının her yerine her yerine adını yazdım." 

bülent ortaçgil'in seslendirdiği şarkıların en sevdiğim yanı boşluklar sanırım (bu şarkıdaki "her yerine" tekrarı, bir kural ihlali. hatta kuralın en güzel ihlali.). sakinliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bir ses, bir konserde bana -doldurmam için- sessizlik sundu pazartesi. söylenmemiş sözlerimi sıkıştırdım ben de. bir yandan jehan barbur'un sesi aklımda "sensiz olmaz" diye çığlık çığlığa belirsin, öte yandan ortaçgil bir söylediğini ikinciye bile tekrar etmesin. herkesin yorumu farklı. iyi kötü ayrımı yapmadan, sadece farklı ve hepsinin kendince güzel olduğunu/olabileceğini kabul ettirircesine önce senfoni orkestrası, ardından erkan oğur çaladursun; en güzel şarkılarını söyledi ortaçgil, sonrasında birsen tezer eşlik etti ona. farklılıklar iyi ki var dedim. bir önceki şarkı iyi ki bitmişti bir de. sonrası gelemezdi öbür türlü. son'un iyisi olmazmış, evet, son şarkı hakikaten iyi olmadı. ama eminim konser alanında birilerini çok çok mutlu etti o bilinmeyen şarkının "yağmur" isteklerine rağmen çalınması. candan erçetin bir konserinde mühim değil'i söylese. ah keşke.

"aklın havadaysa
ve sen yerdeysen
bir de fark edersen
acıtır"

gecenin saat üçü. galata'da "bir aşk büyüsü rengi". bazen hiç kurmadığım hayaller gerçekleşiyor. ay, ilk dördün. ay, eylül. nerede, kimle olduğumdan çok, 'an'lar var. gözlerimi bir saniyeliğine gökyüzüne kaldırıp bakmam var. bir ihtimal daha var. gökyüzünde asılı kalmak sonra. saatin ucunu kaçırmak, uçurtmayı elden kaçırır gibi. uçan balonlardan farkı, yere çakılması, uçurtmanın. ama 'ipler dolaşacak' korkum yok. "kendini bırakmak en büyük korku. baş edemediğimizden belki." nasılsa, o korku dahil, hatta afrika, şu an hepsi geride. acıtmadan.

"kimseye anlatmadım"

diyeceğim hiçbir şey yok. her şeyi en az bir kez anlattım, en az bir kişiye. kimse bu kadar özel olmasın, kimseye o kadar özel olmayayım düşüncesiyle -ya da içgüdüsüyle. a belki sana anlatmamışımdır, sen özel kal diye. benim zaafım anlatmaksa, senin değerin benim senden sakladıklarımda. hem bu da bir bakış açısı. bir de tabiatı ikna çabası, doldurulacak bir boşluk olmadığını kanıtlamak, amacımız.

"artık hiç canım yanmaz
çünkü kaptan denize açılmaz"

ve kaptan'a ne oldu bugünlerde bilinmez. bir rafta, gözden ırak, tozlanıyor. yefi'nin güneşlenmesi gibi. o yerini beğendiyse, orada tükürsün kendince. benden bu kadar. en azından, şimdilik.

çok teşekkürler