30 Kasım 2011

Ne kafa ama

Aslında ben yoğum.

Dar alanda kısa paslaşmalar. Keşke bu filmi izleseydim, şu an bir yerden hayatıma bağlayabilirdim gibi hissediyorum. Yapmam gerekenlerin altında resmen eziliyorum. "Yapılacaklar listesi" defterimde hiçbir şeyin üstünü çizemiyorum (yapıldığını kendime bu şekilde gösteriyorum.) kolayca. Bir iş de 4 dakika alsın, değil mi? Ama yok. 4 saat telefonda konuştum bugün, güzel güzel anlattım güzelim projemizi; ama herkesin bir limiti var azizim.

Bugün çok günlük yazma havamdayım, ne ayıp. Dinlenmek için bu yolu seçtim çünkü, bugün kelimelerle yeterince haşır neşir olmamışım gibi. Railroad'ların ekonomik sistemleri nasıl etkilediğini falan öğrenesim yok, mecburiyetler var.

Bir de insanlar sorumluluk almaktan neden bu kadar kaçıyor, o var. Güzelim toplumumda hayır işi yapmaktan korkuyor ya insanlar, içim parçalanıyor benim burada. Üzülüyorum; çünkü hep korkuyoruz, adalet sandığımız tuhaf sistemden. I've had enough of it today though.  Konuşmak istemiyorum.

Bugün yine şirin bir tesadüf oldu."Düşünme dünyanın mevcut haliyle yüz yüze geldiğinde bir hoşnutsuzluğa kapılmıyorsa felsefe de olmaz." demiş Alain Badiou. Başta Alain de Botton sandım, bir daha okudum, sonra fark ettim ki bu amca başka. Derken akşam yemeğinde bir öğrendim tam olarak bu amca yarın bizim okulda konferansa geliyormuş. Dünya ne küçük.

29 Kasım 2011

Olsun varsın

Toplam 4 saat uyumuşum gibi hissediyorum. Hatta, ona rağmen, gün bana yetmemiş sanki. 

28 Kasım 2011

Önümüzde Barbaros

Aerosmith- I don't wanna miss a thing.

Bu şarkı kime gideceğini biliyor, benim yollamama gerek yok.

Private Residence

Hey Jude,
don't make it bad
take a sad song
and make it better.


The most innocent way to make something better is declared in this song.

Joy fm bugün benim için çalıyor. Bense her şarkıyı sevdiklerime yolluyorum içimden. Hey Jude, sana gelsin.

Bir de Eksen'in benim için söyledikleri var:

"Look, let me explain something to you. Uh, I'm not Mr Lebowski. You're Mr Lebowski. I'm the Dude. So that's what you call me."

The Big Lebowski. Oldyboy'la aynı zamanlarda seyretmiştim, şu an ikisinin beynimde birbirine çok yakın iki çekmecede depolandığından eminim. ("Beyinde depolanma" bilgisinin Why Why Family'deki bilginin ötesine geçememesinin, aldığım ve kaldığım Neuroscience dersinin yalnızca kalbimde yer etmesinden kaynaklandığını belirtmeden geçemeyeceğim. Ne saçma uzunlukta bir cümle.)
Dude, ne rahat adamsın sen. Bir özeniyorum, bir özeniyorum ki sorma. Halının ne kadar değerli olduğunu biliyorum.
Benim için de .. Bulamadım şimdi bir nesne. Zaten o senin özelliğin, öyle değil mi?

Adele'in Someone Like You'su çok iyi ya(bu ona gelsin). Ergenlik dönemi şarkılarım gibi. Kelly Clarkson'dan Because of You'yu dinlerken kıpraşan taneciklerin hareket ettiğini hissediyorum. Bu arada "tanecik" orada tuhaf durdu; ama içimde hareket halinde olan o "şey"in dilimizde bir karşılığı yok ne yazık ki. O kelimeyi bulma görevini Metis Yayınları'na vermek istiyorum. Niteki kendileri bu seneki takvimin temasını "Olmayan Kelimeler" olarak belirleyip kalbimde çok hoş bir yerde, medieval europe tahtı kurdular. I'm sure they imitated. N'alaka şimdi.

Bugün ergenlik yıllarıma dönesim var. Erkeklerin constant phallic symbol arayışları, anlamsız, hiçbir zaman komik olmayan şakaları, karşı cinsle arkadaşlığın zorlaştığı o çirkin dönemi resmen özledim. Bacaklarım bu dönemde mi büyüdü? Yoksa hep mi şişkoydular? Bu sorunun cevabını bayağı merak ediyorum. Bir de tayt giyiyorum akşamları utanmadan. Dünyanın en komplekssiz insanı oluyorum birkaç saatliğine, huzuru buluyorum.

Bugün derste blogumun ne üzerine olduğunu anlatmaya çalıştım ve tabii ki olmadı. Sıkıntılı tabii benim için kesin cevaplar vermek.

Sayfalar beni bekler, otobüs seni.

Sevgiler.


27 Kasım 2011

Resimdeki ressam

"Hangi ressam eserleri yok olurken kendi hayatta kalmak ister?"

diye yazmış Amin Maalouf. Büyük konuşmuş.

Amacımız dünyayı güzelleştirmek mi, güzelliği sabitlemek mi? Tabii öncelikle bir amacımız olup olmadığı sorulmalı. Neyse, varsayalım ki var. Bu ikisinden tamamen farklı bir şey değil. Yani, kan koklamak olsun, dünyanın en büyük pul koleksiyona sahip olmak olsun ya da iyice solumuzda duran şu manzarada çürümek olsun.. Bunların hiçbiri seçeneklerin arasında durmuyor. Ben bu yazıyı yazarken, belki birinin kalbini ritmi değişir saniyenin onda biri için diye umuyorum. (Ciddi miyim?) Nasıl ki ben o dövmeye baktığımda kuşların konduğu yerde kanat çırptıklarını hissettiysem; belki biri benim yazımı okurken amaçsızca mutlu olur, diyorum içimden -şimdi dışımdan-.

Konumuza geri dönecek olursak, hiç dönemeyiz; çünkü bu soruyla yola çıkınca  girdiğim tüm arayolların çıkmaz sokak olma özelliği var. Ben bir okur olarak, Sabahattin Ali öldüğü için üzülmüyorum. O ki Kırlangıçlar'ı yazmış, fazlasını yapıp kalbimizi durdurmasına gerek yok. Elimde Kürk Mantolu Madonna'nın ilk basımı olunca eskisi kadar kesin konuşamıyorum aslında. İlk basım öyle heyecan uyandırıyor ki! Ah diyorum, Sabahattin Ali, yaşasaydı, yazsaydı, hangi basımevinden çıkardı acaba kitapları? Düşünebilecek son şey bu değil, inan güzelim okurcum.

Güzelliğin sabitlenmesi mümkün değil, göreceli bir kavram olduğundan. Bir şeye, etrafındakilerle karşılaştırmadan "güzel" demek -zaten- her babayiğidin harcı değil. Oysa ne tuhaf, insanın güzel olanı kendi içinde hissedemiyor olması, beğenilerini hep "diğerleri"ne göre belirlemesi. Norms of society demeyelim ama, bu bence gerçekten ondan farklı ve üzücü bir durum. Yani sanatta sağına soluna bakıp  güzel çirkin demek bana tuhaf geliyor. İstanbul Modern'de bundan yıllar önce bir sergi vardı, orada yüzlerce resim arasında mini minnacık bir tablo. Adını şimdi net hatırlayamadığım harika bir resimdi. "Kaçacağı öyle ya da böyle kesin olan ..." dedim ya, tam hatırlayamıyorum. Resmin ortasında bir ip var, gökyüzündeki uçurtmanın ipi. İki kişi tutuyor ipi, biri ipin bir ucunda, diğeri ipin uçurtmanın kendisine yakın olan tarafa doğru, ortada. İkisinin de ayakları yere basmıyor. Boşlukta onlar uçurtmaya tutunmuş, uçurtma da onlara. Düşününce, ona güzel demek için, karşılaştırmaya gerek var mı? Önünde durduğumda "hissettim", daha ne istiyorum ki?

Dinleyen, okuyan, gören olunca biz; yapıtın sahibi yapıtın kendisi kadar önemli olmuyor, bu bir gerçek. Janis'i tanısam, Piaf en yakın arkadaşım olsa, Cemal Süreya şiirlerini benim için yazsa bu kadar etkilenir miyim onlardan? Sanmıyorum. Onları güzel yapan beni hiçbir zaman tanımayacakları halde, -hatta daha ben doğmadan- duygularımı bilmiş, beni anlatabilmiş, içimden geçeni sesli ifade edebilmiş olmaları.

Gel gelelim.. Bu dediklerim resmi görenin düşünceleri. Ya ressam? O da resim yaparken böyle mi düşünüyor? Güzelim okur'cum, senin yazdıklarımı okuman çok güzel. Hatta şu an ömrümün son ayında olduğumu bilsem sadece yazarım, bildiğim hissettiğim ne varsa; ama sonra bana derlerse ki yazılarını yak, sen bir ay daha yaşa, işte orada susarım. Gerçekten bilemedim ki... Ne desem?



26 Kasım 2011

25 Kasım 2011

Katroyandasen

Özel günler haftalar takvimi gibi kızım evelallah. Geçen hafta bugün ben tee İsveç'in soğuk ikliminde bilimum beyin hücremi bıraktıktan sonra, canım İstanbul'un karıyla soğuğuyla biz içindekileri kocaman sevgiyle sarmalamasını hayretle izliyordum, J'adore penceresinden bakıp. Geçen sene bugün kutladık doğum günümü, tesadüfe bak sen!

25 Kasım'ı takvimden atmanın bir yolu olsa. Olsa şöyle bir yol. 17 Kasım doğum günü, 24 Kasım öğretmenler günü, 26 Kasım 25 Kasım'dan kurtulma günü. Oh, mis! Böylelikle yapay zamanda gerçek acıların hatırlanma zaruriyeti ortadan kalkar. Bu mevsimde çiçekler açar mı, kuşlar cıvıldar mı bilmiyorum; ama o serin rüzgarın kalbime dokunacağı şüphesiz, günün yok edilse bile takvimlerden. Zaten bu noktada farklı bir boyut kazanıyor durum: sen yoksun, gün yok, anılar da yok. 25 Kasım gidince senin yokluğun da giderse, sen tamamen mi çıkacaksın hayatımdan? Sen tamamen çıkarsan ne olacak? Koca bir ergenlik sürecinden bahsediyoruz. 4 senelik bir süreç, 5, 6, 7. 0?

Sen de gitme Triyandafilis.

Büyümenin en zor yanı seni kaybetmekti. Seni aramaktan, bulamamaktan, tekrar aramaktan da zordu ve tekrar tekrar bulamamaktan.  İtiraf etmeliyim ki geçen her gün hatırlamadığım yüzünün bir çizgisini daha yitiriyorum. Yitiriyorum, dediğime bakma, çoktan yitti, gitti, bitti. Üzülsem mi, sevinsem mi? Çünkü tarifsiz bir his var içimde. Nereye sığdıracağımı bilemediğim bir baloncuk büyüyor, nefes alacağım yeri daraltıyor. İçimdeki edebiyatçı, biraz sussana sen.

Sen ne güzeldin. Fotoğraflar, anılar. Anıların da kulakları çınlar mı? Onları senden çok tanıyorum, hatta anıyorum; yalan söyleyecek değilim. Bak bir fotoğraf var. Adın var, sen yoksun o fotoğrafta, ben sarı bir eşofman üstü giymişim, saçlarım gözlerimi kapatmış. Ellerime bakma. Seninle yalnız kalacağımız günün hayalini kuruyorum. Oysa artık ehliyetim bile var. Nasıl geleyim sana? Ve neden? Tek başıma gelemem artık oraya, eskisi kadar cesur değilim. Hep o kamyon yüzünden, bir de minibüs. Tanıdıklarımın hepsine yabancılaştığım o yerde yalnız kalmanın bir anlamı var mı?

Bu koşullarda çalışamam, kendi yıldızımdan istifa ediyorum.

İnandın mı?


20 Kasım 2011

Radyom, radyatörüm ve Mac'im. Mühteşem üçlü. Ha en güzeli, harika dörtlü, o ayrı. Bu güzel resmi ne bozar peki? Neuroscience. Potential'ımı zorlayan bir action bu. Her şeye rağmen yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum. Hayatımız biraz tat kazansın diye sözü Amin Maalouf'a bırakıyorum:

....
    "Söylendiği kadar güzel olduğuna inanıyor musun?"
   
    Sorum neredeyse bir hakaret gibi gelmişti.
   
    "Daha da güzel! Kadınların en güzeli! Baştan ayağa zarafet! İnce uzun elleri, beline kadar kayarak inen kapkara saçları, şefkatli gözleri, tatlı sesi! Köydeki kızların çoğu gibi o da yasemin kokardı. Ama onun yasemini kimseninkine benzemezdi."
   
    "Neden?" diye saf saf sordum.
   
    "Çünkü o yasemin Lamia'nın teni kokardı."

19 Kasım 2011

Pardon?

Bir de böyleleri var anacım. Bir şey demeyeyim, beni ne ilgilendirir, diyorum da.. Yani insan sevgisi saygısı ne kadar sınır tanımaz olabilir ki içimde, bunu kapsayacak kadar geniş olması mümkün mü hiç? Heyyarebbim, sen akıl ver bu ve türevlerine. Bu devirde arkadaşına emredemezsin ama duaların hepsi emir kipiyle. Zaten tüm büyükler siz, dualarda sen. Sen yardım et, sınav var. Laubalilik diz boyu. İroni de cabası.

18 Kasım 2011

(Teşekkürler) Beni çok sevdiğin için

Ben demiştim, çok teşekkür dolu olacağım diye. Öyle harikaydı ki, mutluluktan elim ayağım tutuldu şu an. Uyumak istiyorum ama yatağa girmek bugünün bitmesi demek olduğu için, blog başındayım şu an.

Söyleyeceklerimi ertelemeyeceğim; ama içimdekilerin hepsini şu an söylememin imkanı yok, çok yorgunum çünkü, öyle çok güldüm öyle çok güldüm ki... Harika için tanım yazdık bugün tekrar tekrar.

Bugün:

Dışarıda yağmur yağıyor, radyoda sakin bir müzik tatlı tatlı içimi ısıtıyor. Biz içerideyiz, onlar dışarıda. Umarım onlar da, bizim gibi, mutlu olabilirler, hiç değilse bir gün.

17 Kasım 2011

öhhö

Canım Aykut,

Kimseye böyle "canım" demedim hayatımda, diyemem de galiba böyle dolucasına.

O motorsikletliyi sürükleyip yerlere yatırmak, onu ayaklarımla ezmek, onun başını çamurlara sürüklemek hissiyle yanıyorum, bunu bilesin.

Saat 02:02. Zaman, sadece bana güzel haber verirse var; ama sen öyle değilsin. Sakın aklından çıkarma.

öhöm.

Bugün heyecanla beklediğim gün. Biliyorum çok güzel geçecek; çünkü doğum günümde beni üzebilecek küçük şeyler yok olurlar bir günlüğüne. Şimdiye kadar büyükler de uzak durdular, sağ olsunlar.

Zaman kavramının benim için ne yalan bir düzen olduğundan bahsetmiştim sanki daha önce. Kim bulmuş günü, haftayı; nasıl da sahiplenmişiz, yıl dönümleri icat etmişiz oturduğumuz yerde! Doğum günü hariç var olduğuna inandığım bir tarih yok dünyamda. Bu günü bu kadar içime almamı sağlayan da bencil yanımın toplumsal sosyal (!) baskısından uzak bir şekilde bir günü "benim"seyebilmesi herhalde. Herkes bir şekilde mütabakata varmış çünkü 17 Kasım'ın Gökçen'le olan bağlantısında, ne güzel.

Bu gün mükemmel olacaksa, kaynağı sevgidir. Teşekkür faslının geleceğini hissediyorum; ama öncesinde, gün aslında tam olarak başlamadan bir şeyler demek istiyorum.

Siz iyi ki varsınız, sevdiklerim. Karşılık beklemesem de, sevgime sevginizle dokunmanızdan daha önemli hiçbir şey yok hayatımda.


Çok klişe gidiyorum. Olmadı böyle.

16 Kasım 2011

Zeka pırıltısı

Diyorum ki. İleride "Zamanı Verimli Kullanmak" konulu seminerler vereyim ben. Sahneye çıkıp bir haftamı anlatayım, çarşambadan diğer çarşambaya. En sevdiğim gün diye ondan başlıyorum, bir ayrımcılık yok. (ha zaten bu zamanı kendi kendine bir şeylere bölen, dakikaları üretip sonra eksilten, artıran çarpan mantığı hiç sorgulamıyoruz.) Yapmam gerekenler ve yaptıklarımı beyaz bir tahtaya kocaman kocaman yazayım, insanların gözü önünde. 

O konuşmanın ardından herkesin mutlu ayrılacağından eminim; çünkü benim zamanı kullanamayışımdan daha kötüsü olamaz onlarınki. En azından bunu düşünüp rahatlarlar biraz. (Hani böyleyiz ya biz cici insanoğlu, kendinden daha sefil durumda olanları görünce şükrederiz halimize. Acırız ve geçeriz, misler gibi.) Nasıl?

Parantezin içindeki kuş

Merhaba sevgili bilinçaltım,

Gel bugün birlikte kalorifer üstünde duran mumun erimesinin ne derece normal olduğunu tartışalım. (önce pijama giyineyim, bir rahat edeyim.) Şimdi oldu, döndüm.  -

Yukarıda olana bak! Tam yazacaktım, bir aksilik oldu. Parantezin içindeki ne, dışındaki ne, belli değil. Yıllar önce bir arkadaşım şuna benzer bir şey anlatmıştı, tabii ben ekleyeceğim üstüne biraz:

Dersteyiz mesela, ben pencereye bakıyorum, hoca bir şeyler anlatırken. Sonra hayalimden bir kuş konduruyorum pencerenin önüne, kuş başlıyor ötmeye, bana bir şeyler anlatmaya. Gagasıyla pencereye tıklatıyor. Sonra onun dilinden kendime, geçenlerde yaşadıklarımı anlatıyorum, kaçırdığım bir detay varsa göreyim diye. Kuş birden bana kızmaya başlıyor, onu önce yaratıp sonra sadece kullanıyorum, diye. "Hassiktir ordan!" diyorum, bu kez sesim çıkıyor. Bir dönüyorum sağa, arkadaş bakıyor "N'oldu olm?" diye. Doğru ya, o ne pencereye baktı ne kuşu gördü, zaten kuş hiç yoktu.

İşte durum böyle.

--

15 Kasım 2011

zamandüşerellerimdenyere

Bir zamanlar güzel bir kız yaşarmış, oo o lelli.

Handan da yaşamış bu topraklarda hatta saçlarını Refik Cemal taramış. Ah canım! Yani eğri oturup doğru konuşalım, bir Kürk Mantolu Madonna aşkı yoktu Handan'da da Refik Cemal'de de; ama içim parça parça oldu, ne yalan söyleyeyim. Sabahattin Ali ödülü olsa da, onu alabilsem. Halide Edip ödülüyle hava atılabilse bile ( :) ) Sabahattin Ali benim için gerçekten unutulmaz olabilirdi.

Kırlangıçlar.

İçim kıpır kıpır. Bugün moralim bozayazdı; ama hemen tuttum yakasından, silkeledim. "Bak moral misin nesin! Beni Robert'in kapısından alıp Boğaziçi'ne kadar getiren arkadaş canlısı köpekten ders al biraz, birlikteliğin önemini iyi seyret bir dahaki seferine!" dedim. İyi demişim, değil mi?

Bu arada, o köpek gerçek. Canım. O da gelsin doğum günüme, artık arkadaşız çünkü. Handan da gelsin, bir haftadır haşır neşirim onunla da. Sonra bir deee. Kim gelse bilemedim, onlar bilsin bakalım kendilerini! :)

Ah ne güzel ne güzel seni sevmek, ah ne güzel ne güzel.


14 Kasım 2011

Günaydın Janis!

Seni ne kadar sevdiğimi hatırlatmak için yazıyorum. iTunes, şarkıları karıştırıp çalarken, beklenmedik bir anda senin sesini duymak, nasıl desem, Nutella'yla kaşığımın buluşma anında hissettiklerimi hissettiriyor. Böyle bir heyecan oluyor, detaylarını anlatmayı beceremediğim. Sınava girerken olan heyecandan farklı ya da maç izlerkenki. Stressiz, gerilimsiz, saf bir heyecan işte; böyle kıpır kıpır. (Yaşıyor olsaydın evlenme teklifi geliyordu bunca laftan sonra.)

Ne var ki "freedom is just another word for nothing left to loose" olmamış sanki. Sana katılmayınca kendimi suçlu hissetsem de, kusuruma bakma Janis. Freedom, tanımlamak için beynimin içinde görünmeyen bir resim çizdiğimde, olumsuz şekillenmiyor, senin dediğinin aksine.

Yanlış anlama, lütfen.

Güzel bir güne seninle başlamayı özlemişim.

Sevgiler,

Caba

http://www.youtube.com/watch?v=b_oNylzsY7I

Hiç beklemezsin böyle tatlı bir şarkının böyle şeyler diyeceğini. Ben beklemezdim en azından, seni bilmem tabii. Belki sen bana katılmazsın, olabilir. Of, güven eksikliğine gel. Gece mahmurluğu diyelim, hem hep aynı şeyi düşünecek değiliz ya. Küfürle ninni söyleyen hiç mi görmedin? Büyük kayıp, ben çok tuhaf şeyler dinlemiştim çocukken, travmatik olaylar tabii, burada özele girmeye gerek yok. Bir de şimdi bu özel/özel olmayan arasına koyduğum / var ya, o nelerden oluşuyor acaba?

Kusura bakma brainstorming havam biraz can sıkıcı oldu, farkındayım.

Don't ask me why I bore the shit out of somebody else.

Thank God all my friends are kind enough to avoid asking such a question, the rhetoric one.

Yeah, thank God. To thank is a virtue, you know. Just like to be virgin is, in our culture. What the fuck is the culture btw? Ups, be careful w/ language. How will I manage to graduate from sociology, with too many questions left without answer. I should accept that the way Ayse Parla combines nationalism and virginity issues is just beyond great. Wow. Appreciation is another virtue. Yeah, this is the course I teach you what virtue is, with the some examples.

First, you need to be the intellect whom people would envy. There you should stick to your values, I mean values shaped by tradition -which we'd never know how they started really-, and stay as traditional as you can.

Do not, ever never ever forget that you have limits. You're independent till you don't cross the line where others' independence starts. It's like "/". You never can guess the moment of the line. Within the barriers you should be able to see what there is across your universe.

Anyway, you've already realize it's nonsense, but some still try hard to convince others to believe in lies. Lies lie within us, don't they? What?!!'^!+'%^  :"/"


Nereden? Nereye? Yumoş'tan bizim kuşlara. Hangi alemdeyim ben böyle? Sen düşünme, sokaklar düşünsün beni, diyor; iyi geceler diliyorum sayın İzleyen.

Şarkı diyorum, ilginç buldum ben, fotoğraf da cabası. Caba. Tuhaf kelime.

13 Kasım 2011

Canımın içi

Bak bak bak. Bu sevginin maşallahı var.

Bir anneyi aynadan farklı kılan en önemli özellik, sen ne kadar çirkinleşirsen çirkinleş, onun içten gülümsemesiyle hep aynı sevgi bakışlarında seni sana güzelmişsin gibi yansıtmasıdır (uzun cümle sonu). Yani, şimdi, bende durum böyle sayın Toroğlu. Sen görebiliyor musun bilemiyorum; ama bu bakışlarda buluyorum ben, tüm tesellilerimi. Kendimi bildim bileli aynı masalı dinleyip aynı huzurla uyuyorum. "Tekrar, tekrar" diyerek tırlar geçirdim beynimin üstünden yıllardır, n'oldu? Yukarıdaki bu bakışta bir seyirme farkı olsa, sarsıntının önünü alamayız.

Ne demişler "repetitio est mater studiorum". Alakayı sen kur sayın Okuyan, bana zor geldi şu an.

Ah anacığım, ne severim bana böyle "canım kızım" bakışı atmanı bir bilsen. O zaman hiç başka türlü bakmazsın. Yani çıplak ayakla apartman içinde gezsem bile.

Ne güzel şey, senin varlığın. Ve öyledir, amin.

12 Kasım 2011

Böyle de Olmaz ki

Kim kandırmış çocukken bizi diye düşünürken bakın ne buldum!

Amcanın biri deniz otobüsü kaçırmış, fanteziye bak. Koç Köprüsü'nde bomba patlatanla aynı bilinçsiz zihniyet bu. Hedef kitlesini tanımlamak için eğitimler aldığımız bu reklam dünyasının içinde, kimi öldürmek, kime zarar vermek istediğinden emin olamayan birileri her alanda huzursuzluk yaratmayı kendine çözüm seçmiş.

Acaba onları kim kandırdı çocukluklarında? Bizimki daha mı masumdu? Komünist yapılarından bir süre sonra uzaklaştırılıp dinde aradıklarını bulan Şirinler, ne güzel kardeş kardeş yaşıyorlardı! Mantarların altında yaşam olabileceğine bir güzel inanmıştım ben. Ben çok şeye inanmışım aslında, şimdi dönüp bakınca komik geliyor. Dayımın ayak sesleri dedim yıllarca teyzemin masanın altına gizlice vurarak çıkardığı sese. Hem ben değil miyim kuşların haber taşıdığına inanan. Ondan yıllarca kuşların benim sorularıma cevaplar verdiğini düşündüm. Sonra bir gün öğrendim ki Teletabiler aslında gaymiş. Ne yapalım yani? Beni asıl çarpan zeka geriliğine neden oldukları söylentisi. Her şeyi 4 kez tekrarlıyorlar diye neden zekamızı olumsuz yönde etkilesinler ki? 4 iyidir, 4 candır, bilenler bilir.

Hazırlıkta hocamız uyarmıştı; kırmızı teletabinin adı Po, Poo değil. Poo başka bir şey, kötü, komik, e kaka! (double meaning, hoho.) (Webex reklamının caanım radyomda bir anda çıkıp beni korkutmasına alışıyorum artık.) Şimdi bakıyorum da, yok abi, diyorum, üstümüzden tır geçse beynimiz ancak bu kadar düzleşirmiş.

Belki de dün deniz otobüsünü kaçıran amcanın üstünden tır geçmiştir çocukken. Kim bilir?

Teletubbies

11 Kasım 2011

AMS-TER-DAM

20'ydi, 21'iydi, 27'siydi, 28'iydi, 20'siydi, 21'iydi, gidişiydi, dönüşüydü derken...

İlginç çalışmalarımızın hayırlı sonuçlar getirmesini diliyor, sahneyi Hulusi Hoca'ya bırakıyorum:




Komikoloji

10 Kasım 2011

İnsanoğlu Kuş Misali


“Yar bana bir eğlence!” dedim, dedim ve yine uçaktayım. Eğlence anlayışımın bu tekdüzeliği sıkmaya başladı sanki. “Yol buldun, kaç; yer buldun, çak” mantığı, ne iddüğü belirsiz bir düzene soktu beni, sağ olsun. Artık gittiğim yerlere diş fırçamı götürmem, evimi çantam yaptı. Eskiden bölük pörçüğüm diye şikayetlenirdim, şimdi bunca yer var sığamıyorum, diyorum. Azizim, böyle işte hayat, değneklerin ucunda bok var diye kandırılmışız bir kere, sonsuz memnuniyetsizlikle saydır Allah saydır gelene gidene, olan bitene.

Dağlarda kar var, kalbim senin bu gece. Erzincan dağları hep mi soğuk olur? O toktağan ki bir aşkla tutunmuş Munzur’a muzırca. Halbuki Güneş’e en yakın onlar, benim bildiğim, içinin yanması gerekmez mi memleketimin Katmandu’sunun? Güneş bile o büyüklükle yetemiyorsa benim küçük dünyama, ben ne için çabalıyorum ki bu kadar? Güneş’in görev tanımı bir yerde yazıyor mu ki bakalım? Dağları ısıtamadığı için fırçalayacaksak elimizi çabuk tutalım, kış geliyor malum. Tatmin olamama hastalığına ilaç bulamayan tıp dünyası, boynumu tedavi etse ne kadar değiştirebilir ki hayatımı? Sorulara bak, sorulara! Bik bik konuşmak için yaratılmışım. A, evet, boyun diyorduk. Aman o ne ağrı öyle, nerelerden yola çıkıp geliyor da beni bu kadar yoruyor, anlayamadım gitti. Evim evim güzel evim, acep beni çok mu geriyor?

Asıl gerilim noktam, benim; uzaktaki. Sıradağlar arasında kalmış minik gölü bulmak için çıktığım bu yolda, oldukça susuzum, saçlarımda yeni yeni beyazlar. Şimdi yarim İstanbul, buram buram pis havasında, beni oradan oraya koşturacak duracak. Halbuki yollar hep yürüyen kaldırımlarla donatılsa hayat nasıl kolaylaşacak.  Ah, ah! Mini mini birlerin heyecanı var içimde, bir şeyler olacak, hayat güzelleşecek, değişecek, ağaçlar çiçek açacak, böcekler bizi ısırmayacak, köpekler üstümüze havlayamacak sanki artık. Olamaz mı, olabilir, doğru.

İçimdeki anneannem yapıyor her şeyi. Her şeye el atıp, hepsini bir anda halletmeye çalışmasa, yoğunluğum beni böyle boğmaz aslında. Öte yandan o da korkuyor ne yapsın, ya yetmezse ömür hayalleri tamamlamaya? Sorun şu ki, birine uzandığım yolda hayalin yenisi beliriyor. Zaten bana diyor Attila’m, “birini bitirmeden aklın öteki yolculukta” diye. Neyse ki oturan taşlarım var, zor atlatmış olsam da yerleşme süreçlerini. Kızmıyorum kendime, sonuçta dünya milyarlarca yılda oturtamamış taşlarını, durmadan depremle alıyor canları; ben minimal zararlarla 20 yıldır geçiriyorum bu safhaları. Sonra dönüp bir “aferin”i esirgiyorum kendimden. Tabii kültürle alakası var bunun. (Kültür deyince Türkçe’de “medeniyet”in alt başlığı gibi duruyor; ama söylerken hissettiğim “culture” aslında. Hissetmek neymiş kelimeyi? Böyle geometric şekiller beliriyor zihnimde kelimelerle, aslında azıcık yeteneğim olsa resimler de çizebilirdim; ama onu beceremiyorum -eksik kalsın madem-. Neyse işte, Culture ve kültür için aynı şekil belirmiyor, ne tuhaf.) Biz, toplum olarak (genellemeye gel, nasıl bir sosyoloji öğrencisiysem artık!) alkışlamayı öğretilmemişiz ki! Öğretilmeyeni öğrenmenin yolunu da aramamışız vesselam. Oh, Osman, şimdi rahat rahat yan gel yat, bostan mostan.

Bugün dünya dursa, Güneş hep aynı yerinde dursa, tüm insanlar bir yerde mi toplanır acaba? Yoksa Kışta kalanlar başka yollar da arar mı? Ben bu soruya hapşırarak cevap vermek istiyorum.

Buna Gülünmeli

Adamın biri o kadar kısaymış ki halının kenarına oturduğunda bile ayaklarını sallayabiliyormuş.