30 Ocak 2012

Bilinçli çirkinlik- Rotterdam


Daha dün annemizin karınında dururken,
Bilmiyorduk ki Amsterdam nasıl bir yermiş.

Hiç fena değilmiş.

18 Ocak 2012

2 gün kala


Gidip gelmeden, gerçeğini görmeden bunun puzzle'ı bitmez.

17 Ocak 2012

"Ben içecem bundan sonra."

Bugün resmen çok oldum, farkındayım.

Ne var ki gün boyu odamda oturmanın acısını -mı desem tadını mı yoksa bokunu mu- çıkardım durdum bir şeyler yazıp okuyarak sürekli.

Evimde oturmayı özledim. Annemin babamın olduğu evimde, o küçük şehirdeki, soğan doğramayı bile özledim -yeminlen-. Neyse ki az kaldı.

http://www.youtube.com/watch?v=exKLbNtwwr4

"Eritti, eritti, sıçtı ağzına."

Of be, babamı özledim.

16 Ocak 2012

"Çocuk"


Kar yağdı mı böyle güzel yağmalı. Büyük büyük, sık sık.

Ne kadar çok izledim yağışını ve ne kadar çok oynadım sıcakta. Resmen kar özlemiyle yanıp tutuşuyormuşum, haberim yokmuş.

Kuşları göremiyorsunuz videoda, onlar diğer pencereden bakarken eşlik ediyor. 50, 60, 70... artık kaç tanelerdi sayamadım. Hepsi aynı gibi duruyor, ama hepsinin fark edilmeyi bekleyen ayrı bir güzelliği var, marifet bakmakta.

Kar yağadursun, telefondan bir dost sesi geliyor.

Hayatın anlamını sorguluyoruz 46592356789087654. kez. Bir sonuca varamıyoruz.

Neyse ki kar çok beyaz da hala umut besleyebiliyoruz.


Not: Bu arada rüyada kar görmeye baktım bugün, şeytan dürttü. Sandığım kadar kötü bir şey değilmiş, hele mevsiminde görülüyorsa iyi olarak da yorumlanabilirmiş. Anneme sevgiler.

Kum değil



Güneş batmak üzere. Havanın serinlemeye başladığını fark ediyorsun, sular sanki daha hızlı çarpıyor yüzüne. Denizin sana hatırlatmak istediği bir şeyler var. Sen ısrarla reddediyorsun, dalgaların gücünü. Seni alamayacaklarına öyle inandırmışsın ki kendini! Oysa dudakların morarıyor. Dakikalar geçtikçe, bir ölüm soğukluğunda siyaha dönüyor o mor. Sen hala umarsızsın. Ah sen, neden hep aynısın?

Korkuyorsun, çıktığın an soğuk sandığın sudan daha çok üşütecek rüzgar seni. Güneş şu an neredeyse gitti. Taşlar batacak ayağına. Kırdığın kalpler kanatacak. Onun soğuk bakışları gelecek aklına, kusacaksın. Çıktığın an bir balığa dönüşeceksin, sen iyisi mi kal.

Nereye kadar bu kaçış? Gün gelecek sıkılacaksın kendi ellerinden, kollarından. Yeniyle beslemediğin uzuvların kulaç atman gerekirken işlevlerini yitirecek. Bum! Dudakların simsiyah.

Keşke buraya gelmeseydik. Sen beni sahilde bir havluyla bırakıp açılmasaydın. Benim seni bekleyeceğime inanmasaydın. Karşılıksız nar taneleri sendromuyla ben seni göremeyince düşecektim, unuttun. Bir süre renklerin isimlerini düşündüm, isimleri olmayan renkleri. Havluya baktım, sonra sana. Sen uzaklaşıyordun, geleceğini biliyorum edasıyla. Orada seni bekleyenler var sandın, yoktu. Ben görmüştüm, ama tecrübe senindi, anlayış gösterdim. Sonsuza attığın her kulaçta bir adım geri gitmem gerekiyordu, orada öylece kalamazdım hiçbir şeysiz. Karnımı doyurmam için yeterince neden bırakmamıştın. Uyuyamazdım da, güneş batımında uyunmaz'ı içselleştirmişim bir kere. Bu sebepten. Tam olarak bu sebeplerden geri geri gittim ben de, havlu elimde.

Bu da tecrübenin bir parçası, anlayış gösterme sırası sende.

Resim: Botticelli (La nascita di Venere)

Bu -fotoğraf- fazla cilveli


Her seferinde biraz daha yalnızlık içtik birlikte. Yalnızlığın adı değişti durdu, sensizlikte. Ben yıllar boyu seninle ağlamamışım gibi, sana birden arkamı döndüm. Tam da birden değil. Attığım her adım, beni senden uzağa, bildiğimi sandığım bir yerlere götürdü. Belki gitme dedin de duymadım. Öyle desen hiç gitmezdim çünkü bir bildiğin olurdu. Malum, sen hiç yanılmazsın, hayalde yanılmaca yok diye. Yoksa, gerçekten olsaydın ve sonra ölseydin, kesin hataların olurdu. "Parmağımı kopardın." derdim belki, sanki aynı parmağı kurtaran sen değilmişsin gibi.

Nasıl onca hüznü toplamışsın çocuk yüzünde? Biz yalnız bırakmak istememiştik seni, eminim. Fotoğraf için geri çekildik önce, bir baktık ölmüşsün.

Ben şimdi yokluğunu ufak parçalara ayırsam, yere atsam, karıncalar sana taşıyabilir mi? Belki varlığınla birleşince yok olur o da, özlem misali?

Puzzle'larda bana yardım eder misin? Sabrım yok artık hiçbir bütünlemeye. Varlıktı yokluktu, yastıktı gözyaşıydı derken, bir konser salonunda sen duyarsın diye bağırırım ben de hiç işe yaramaz. Çabuk sıkılıyorum artık.

Ne seni ne gülümsemeni ne sesini ne o kırmızı eteğin senin üstünde neye benzediğini hatırlıyorum. Hafızam çocukluğumu senin gidişinle başlatıyor. Senin gidişin, demişken; sen mi gittin gerçekten? Çok mu kızdırdık, üzdük? Doğru söyle. Söyleyebilirsen.

Seni rüyamda görmek için çocukluğumu verirdim. Her şeyiyle, dedemin arkasından koştuğu uçan balonum dahil. Afrika bile dahil.

Seni bir kez görmek için tüm doğum günlerimi verirdim. Her birini.

Kime verdiğimi düşünmeden verirdim. Zaten. Tüm bu birikimler, anılar, perdeyi boyamak için sürülmüş kırmızı rujlar... Sen görünce hafızam onları tutabilir mi ki? Sen gittiğinde sıfırlanmayı öğrenmiş bir kere.

Tek mücadele etmenin sıkıcılığında, sıradan bir insan olmada emin adımlarla ilerlerken ben, senden daha da uzaklaşıyorum, öyle değil mi? Sonuçta gittiğim bu yolun üzerinde değil mezarın bile.

Vicdanımı rahatlatıyorum. Artık arkandan ağlamıyorum diye yazıyorum böyle. Bunu herkes bilmiyor mu? Ağlıyorsun, ağlıyorsun, özlüyorsun. Özlemeye devam ededur sen, gün geliyor ağlamayı kesiyorsun.

Bu yalana kim inanıyor?

Nice yıllara, abla. Sanma ki doğum gününün ne zaman olduğunu unuttum. Bu tarihleri karıştırmıyorum:

Sen doğuyorsun, dedem ölüyor, annem doğuyor, babam doğuyor, ben doğuyorum, sen ölüyorsun, dedem ölüyor,  amcam ölüyor. Seneler geçiyor, geçiyor.

Gün geliyor, sen öldüğünde ben hala doğum günü kutluyor oluyorum. Neyin cilvesi, bilemedim.


13 Ocak 2012

La Liste

Yapmak istediğim ama hiçbir zaman yapamayacağımı bildiklerim:

-Otostop çekerek 4 ülke değiştirmek
-Attila İlhan'ın mezarı başında ağlamak
-Gittiğim yerlerden topladığım taşlarla koleksiyon yapmak
-Kimseciklere haber vermeden birkaç aylığına ortadan kaybolmak
-Sabahlara kadar oturup kitap yazmak
-Kütüphaneli cafe açmak
-Çok iyi tango yapmak
-Prag'da birkaç ay yaşamak
-Bir müzikalde oynamak
-Hiçbir şeyi ertelememek

-Bir de içimden geçenleri söylemekten hiç korkmamak.

Veöylediramin.

8 Ocak 2012

Ünzile

Senin de bir böbreğin fazla değil mi Gargamel? Satsana, fazla gelen ne varsa, kalbini mesela.

Normlarıyla içimizde delikler açan toplum, kelime anlamıyla bizi ciğerimizden eden bir tutum, nasıl oluyor da aynı zamanda, tüm bu kötülüğün ortasında sadece kadını aşağılayan bir delik üzerinden değerler oluşturuyor kendine? "Ahlak" diyerek nasıl ahkam kesiyor?

Bir fahişenin gözyaşlarını kirli su gibi gören bizlerin tuzu hep mi kuru?

Şimdi ben okuyorum böyle, acı veren güzelim makaleleri, birbirine bağlamaya çalışıyorum olan biteni, aslında hep olup bir türlü bitmeyeni. Sonra bir resim çiziyorum öğrendiklerimle, simsiyah -Mercedes'te durduğu gibi durmuyor bu resimde siyah- ve bir anda yas tutuyorum resmime bakıp. Bu resimde kan öyle bir kırmızı ki bakar-kör olmasak bir Ferrari gibi alır gözlerimizi. (Evet, arabalarla kendini tanımlayan bir grup gençle bir süre için aynı 4 metrekare içinde soludum.) Farkındasızlığımla öldürdüklerim, acı çektirdiklerim için suçlu hissediyorum. Dünyanın bütün yükü omuzlarıma biniyor 4 saniyeliğine. Ve o azıcık sürede anlıyorum ki hepsi birden çok fazla sırtlamak için.

Lifeboat ethics. Herkesi birden boat'a alamazsın, birileri ölecek, yapacak bir şey yok. Yıllar önce okuduğumda o kadar mantıklı gelmişti ki, rasyonel insanların neden rasyonel olduklarını, neden seçtikleri yolu seçmeleri gerektiğini, herkesi besleyip mutlu etmenin mümkün olmadığını bir güzel içselleştirmiştim. Oysa şimdi rasyonelitenin gerekleri arasında "kurbanlar yaratma" olmasına katlanamıyorum.

Sosyoloji okumam rasyonel bir hareket değildi, ama şimdiye kadar yaptığımın en iyisiydi.

Peki şimdi nereye? 

4 Ocak 2012

Karınca

İstanbul bugün göz göre göre gözden kayboldu.

Eski


Su getirenleriniz bol olsun.



Unutmazsam bir gün "yeni eşya sendromu" hakkında yazmak isterim. Kaymak tadında.

2 Ocak 2012

"Bu dünya başka dünya"

Samoalılar!

"Farklı", ne tuhaf bir olgu. Alışılmışın dışında, tanımadığın, bilmediğin bir ev düşün. Senin olmayan, senin olmayacak, hatta olamayacak. Çatısı yok, duvarları camdan, böylesinin sadece hayalinde olabileceğini düşün. Hani günümüzde sadece değişik musluklar tasarlamak için dünyaya gelmiş insanlar var ya, onların bile akıllarına gelmeyecek musluklar düşün, ya da musluksuz bir ev. Ne bileyim hayal dünyam şu an "Aygaz" reklamı yüzünden bir kesintiye uğradı, sen düşün.

"Şımarıklık" gibi gelebilir; ama şu an sahip olduklarım, benim gitmek istediğim yolun parçaları değil tam olarak. Yarı yolda bırakma isteğim kaçınılmaz, konu ne olursa olsun; ama şimdiye kadar önemli sayılabilecek bir geri dönüşüm olmadı. Belki bunun merakı, heyecanıyla; belki tüm bu stresin, "presentable" hayatın gerginliğinden kaçma derdiyle yeni bir adım atmak istiyorum, farklı bir dünyaya. Biraz kaşınıyorum, artıların eksileri alt edebileceği güzide yaşamımı alt üst etmeye çabalarken, evet; ama daha 20'lerimin en başındayım, zamanım varken bir şeyleri önce batırıp sonra düzeltmek, batırma riskini almak istiyorum.

Samoa'da bir evde conversational bir partner olmadan oturmak istiyorum, çocukmuşum gibi. Agresif büyütüleyim, kapı önünde teyzeler beni yalnız bırakmasınlar hiç, oturalım öyle birlikte, ben onları dinleyerek büyüyeyim. Sonra final haftam gelsin ve ticari ilişkilerimiz yüzünden o haftayı atlayalım, hiç yaşanmamış kabul edelim, dönemi güzelce bitirelim. Gel gör ki, şu an buradayım ve bu haftayı ölmezsem yaşayacağım.

"Bitene kadar bitmez hayat, bitti mi de biter ama."

Tae.

1 Ocak 2012

Ebemkuşağında bir gölge

Uçağa ilk kez binmenin heyecanını unuttum. Nankörüm, mesele hafıza olunca. Bugün yanıma oturan "abi" (Türkiye olunca insan böyle demeden edemiyor mu ne? -Sanki ben hep 13 yaşındayım, insanlar büyüyor, hep abi kalıyor , benim yaşımdakiler de büyüyor abileşiyor (kimse hiçbir zaman abla olamıyor).) O kadar heyecanlıydı ki bulutların üstünden seyrederken dünyayı. "Şimdi bir bir şey atsak bulutları deler geçer, düşer yani, değil mi?" dedi. Gülümsedim sadece, zoraki bir evet dedim. Aslında o an hatırlar gibi oldum nasıl bir his olduğunu bunun; ama tam bir yabancıydım ve rolümü iyi oynadım.

İstanbul'a aklım başımda ilk geldiğimde, kuzenlerimle otobüse binmiştik, o gün "Burada yolculuklar çok uzun sürüyor, her otobüs yolculuğunda arkadaş bulnuabilir, insanlarla konuşulabilir." demiştim kendi kendime, bak bunu unutmadım. Sonra o masum çocuk aklıma sadık kalamadım, "E yani, tabii ki" dediğini duyar gibiyim. Çünkü sen de gerçeklerin karşısında heyecanı yitirdin, (mecburen?).

Uçakta bile insanlarla konuşmaya tahammül edemiyorken kimi zaman, otobüslerde kapalı kutu olma isteğim çok da garip değil artık. Fikirlerimi hatırlasam da yarattıkları heyecan o günlerde kaldı, onlar öyle geçti, anılaştı. Hiç olmamasından onyüzbinkez iyi, değil mi?

Yenileri bekliyor beni, bizi, sizi, herkesi. "Onlar"ın daha fazla yabancılaşmayacağı bir sene olsa keşke.

Sevgi dolu yıllar!