31 Aralık 2012

kolaya kaç

bengito'suz olmaz.


the essential

all for me and my bobby mcgee. 


ps. resmen yerimde duramıyorum an itibariyle. oturunca da sürekli blog okuyorum. hiç önemsemiyormuşum gibi olmasın: kendime finallerde başarılar diliyorum, sizlere de sayın izleyiciler.

ikibinoniki

janiiiiiis!

ben dünyanın en şanslı insanıyım. ve umarım bu yıl, bütün yıl boyunca benim şu an hissettiğim gibi hissedersiniz. hepiniz. her biriniz.

sit back.

365 gün, 319856103975130 saniye,124061093573346907 salise artık gerçek hesaplamaları siz yapın benim zamanla aram iyi değil, ama bu yıl daha iyi hissettiğim bir an var mıydı bilmiyorum.

bana aklıma bile gelmeyecek yüzlerce yiyecekle dolu bir bagaj dolusu paket gönderen anneme babama ve yıllardır almayı ertelediğim janis joplin cd'si alan canım arkadaşıma -teşekkür.. yok teşekkür'le geçiştirmeyeceğim bunu.

önce yılın en güzel günü: her anı spontane gelişen o gün. 24 saat gülümsediğim. uyurken bile anı biriktirdiğim o gün. sonrası nasıl gelişmiş olursa olsun, o gün. 2012 teşekkürü hak ediyor. ve sen de.

denizim geldi.

try just a little bit harder

janis'le rotterdam'da bir plak çalarda başlayan yılı, hayatımda aldığım en mükemmel hediyelerden biri sayesinde dinlediğim yine en mükemmel hediyelerden bir diğeriyle, odamda kapatıyorum.

önümüzdeki yılın bu yıl kadar dolu olmasını istediğimi sanmıyorum.

hollanda-paris-ayrılık-boun bahar tatili-heyecan-ssp-nail amcanın ölümü-rcsummer-iki ay her saniye süren yanlış zamanda yanlış yerde olma hissi-erzincanizmiristanbul arası araba sürmek-bülent ortaçgil-tanju okan-eylül akşamları-5 konser-gif-iş-okul-iş-bir şeylerin sonu-çözülmeler-çözümler-sonunda beklenen doğru zaman doğru yer doğru kişi farkındalığı-izmir-doğum günüm-ailemle yaşadığım aşk-parçalara bölünerek her parçamın mutlu olduğunu görmek-hediyeler-sürprizler... ve atladığım yüzlerce şey.

oha (demeden edemedim). oha. bu kadar şeyi bir yıla sığdırabildiğime inanamıyorum. gurur mu duymalıyım?

get it while you can.

çok şanslıyım. bu kadar çok sevildiğim için. "hak etmiyorum" tribine girmeden önce- çok seviyorum. o kadar ki- bazen kalbimin de içimin de yetmediğini düşünüyorum. ve hayatımda sevgiden daha çok yer tutan hiçbir şey olmaması bana güven veriyor. varlığınız bana güven veriyor, yefi.

bu yıl kendimi tutmama yılımdı. içimde kalan hiçbir şey yok. bunu sağlayabilmek için kırdığım birileri varsa, aflarına sığınıyorum. ve bir önceki seneden verdiğim bu sözü tuttuğum için alkışlar bana.

hayatımda en çok mutlu olduğum ve en çok üzüldüğüm yıldı. peak'lerimi yaptım, jübile değiller.

cry baby.

şimdi ne bekliyor: önce bengitonun gidişi-italya. aslında az önce 3 satır süren bir şey yazdım, ama o zamana kim öle kim kala. planlar dursun, önce içimizde beslensin biraz, öyle değil mi yefi?

she'll do crazy things yeah on lonely occasions
a simple conversation with a new ..

paylaştıkça güzelleşen bir yıl daha diliyorum. evet, hepimize.

oh lord!

tek damla

madem bir parçasını benimsedim, kullandım blogumda izinsiz; kendisine yer vermemek olmaz attila ilhan'ın mükemmel şiirinin. kendi sesinden de dinleme fırsatı bulduğumuz bu harika şiir; öyle, daha başka bir havaya bürünüyor sanki.
beni en çok tekrarları etkiliyor. "... ne kadar - o kadar ...", "... sen değilsin - sen değil misin...". bir de "yorgun başını üşümüş yastığına koyuyor musun uyuyor musun" diyor ya- işte son dediğin böyle olmalı.
o zaman bir de itiraf: bazen attila ilhan bu şiirleri bana yazmış diye düşünüyorum. bazen de benim adıma hayali sevgilime yazmış diye, nitekim gerçeğine gönderilemeyecek kadar acımasız bazıları.

attila ilhan olmasa nasıl büyürdük?

sen beyaz bir kadınsın

asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
ben ki tek damla şarap içmedim
ekmeğin beyaz zeytinin siyah olduğunu biliyorum
asıl büyük sarhoş benim
uzaktaki
benim kusturucu sarhoşluğum
yoksulluğum

yüzüme bakmasan da
yağmurda düşürsen de gözlerini
gözlerime bakmasan da ne kadar
o kadar aydınlığın gökyüzüme uzanıyor
uykularımda nefesinin sıcaklığı
o kadar
hangi akşam kapımı çalsam sen değilsin
sen değil misin bir kıvılcım gibi
gözbebeklerimde duran
umutsuzlandığım her akşam
senin rüzgarın almıyor mu
uğultulu yorgunluğumu
yoksulluğun eşiğinde kapaklandığım zaman
ellerimden sımsıkı tutmuyor mu senin
iyimserliğin

ben bu tezgahı kurdumsa senin için kurdum
senin için dokuduğum basma ve pazen
denizin yeşilinden süzdüğüm balık
göğüm mavisinden çaldığım kuş
senin için
felsefe okudumsa
iktisat okudumsa gece yarıları
boğazım kurumuş içim bir kalabalık
sıcacık mısralar okudumsa yunus'tan
senin için okudum
gece yarıları

sen beyaz bir kadınsın
uzaktaki
gözlerin aklımdan çıkmıyor
sen beyaz bir kadınsın
karanlıkları dinleyen
uzaktaki
sarmaşıkları duyuyor musun rüzgarda
yorgun başını
üşümüş yastığına koyuyor musun
uyuyor musun

attila ilhan

30 Aralık 2012

bir aralık

bugün büfe'de çürüdüm. müzikler çok iyiydi. pişman değilim.

sadık

neşemi bir kenara koyalım.
ve önce temamıza çok güzel uymuş mükemmel kings of convenience şarkısını açalım: mrs. cold

üstü tozla kaplanmış bir sandık var içimde. onu görünmez kılabilecek her yolu deniyorum. her birini, tek tek, bazen üçer beşer. üstündeki toz; neşem. ama toz ne kadar kalınlaşırsa kalınlaşsın, sandık orada duruyor. ve durmaya devam edecek. hep bu istifçiliğim yüzünden.

bağıra bağıra gezmek sokaklarda, bağırmadan koşmak, radyoyu daha sık dinlemek, başımı döndürmek, konuşmak-konuşmak-konuşmak, uyumak, dinlemek, yazmak, okumak -çoğu zaman okuyamamak, yeni insanlar hep daha yenileri -eskitemeden hiçbirini,  aramak, düşünmek, rüya görmek -gördürmek kendime, hediyeler almak, gülmek, titremek -bazen soğuktan bazen soğumaktan.. grip değilsin ki terleyip atayım içimden.

geçen kum torbasının karşısında çok fazla vakit geçirmişim demek, iki kupa kırdım, oysa elimde sıkı sıkı tutuyorum sanıyorum, meğer tutamıyormuşum. sen bittin sanıyorum, bitmemişsin. insan bazen anlamıyor ne kadar ileri gittiğini. ben hiçbir zaman anlayamıyorum.

her şeyi halletsem, kalbimi durduramıyorum. dürüst olmam gerekirse, evet, bunu hala başaramadım. ne gitmen ne kalman değiştirir bu durumu. kalbim sen olduğunu hayal ettiğim biri için atıyor, o çoktan gitmişken üstelik, yapılacak bir şey olmadığını son çırpınışlarımda gördüm. hem can't get enough of it, o yüzden beklentilerimi olasılığı yüksek olanlara yönlendirdim, şimdi alan razı satan razı. en temizi.

balıklar denizden çıkmamalı. çıkıyorsa da - çıkıyorsa da ne? kendini hazırlamalı mı başına gelebileceklere karşı? mümkün değil. geçen rüyamda üç gün sonra öleceğimi öğrenip o üç günü yaşadım. yapmak istediklerimi o kısa zamana sığdıramayacağımı düşünüp hiçbir şey yapmadım. elim kolum bağlandı. ne zaman öleceğimizi bilmeden yaşamak mükemmel bence. bir gün öleceğimizi bilmek de öyle. sanırım sonu belli olan ama detayları netleşmemiş şeyler, en sevdiklerim. bir gün biteceğini bilmek yaşadığım her anın değerini artırıyor. ve ne zaman biteceğini bilmemek hep heyecan katıyor. seneye gideceğimi bilmek mesela. nerede kalacağım, kimlerle tanışacağım, neler öğreneceğim... detaylar. onlar tuzu biberi, önemli olan değil, özgün kılanları. yani bir balık için de denizden çıkmak, denize tekrar girmek gibi ana hatlar belli oldukça, hele de tekrar denize atlayacağını biliyorsa (yani buna inanması bile yeter hatta), sorun yok bence, çırpınsın dursun çıktığında, geçecek ne de olsa.

geçiyor. öyle ya da böyle.

hazırlık okurken her ödevde ağlıyordum ilk zamanlar, bilmediğim bir dilde üç yaşındaki çocuk cümleleri bile kuramayınca, anlamayınca hiç kimseyi, kaldıramıyordum. matematik sorusu çözememekten farklıydı ya sorun, daha tedirgindim. ağladım ağladım. sonra bir an geldi, birden anlamaya başladım sorulanı, okuduğumu. o geçişi hatırlamıyorum. sanki birinci dönem hiçbir şey öğrenmemişim, şubat tatilinde sihirli bir değnek ben uyurken bana bir tutam ingilizce katmış, sonra o gazla ikinci dönem başlamış. bir varmış bir yokmuş, durumu biraz da. ve bence bunu, geçiş içeren her şeye uyarlayabilirim.

ben anlamadan bir şeyler oluyor işte. sihir, peri, umut, hayal. bir an gelecek, bir bakacağım bitmiş. almost there.

gülmelere.

25 Aralık 2012

kapat gözlerini

"güvensizliklerimizi birbirimizle paylaşsaydık, taze fazulye ile c vitamininin, varlığı beslese bile yaşamı kurtarmadığını ve ruhu beslemediğini kendi kendimize söyleyebilmek için kendi aramızda bir araya gelebilseydik ne kadar iyi olurdu."

muriel barbery - kirpinin zarafeti

21 Aralık 2012

metafor değil çikolata

ben mutluyum, peki çikolata?
geçen gün, anneme, kendime verdiğim sözleri tutmanın ne zor olduğundan bahsediyordum. ağladım ağlayacağım, öyle bir haldeyim ama. çikolatayı bırakmaya çalışıyor(d)um yine, klasik. insanın sevdiğinden vazgeçmesi çok zor, yefi. bir yandan seni mutlu eden, en çok mutlu eden o; öte yandan biliyorsun ki sen o an ne kadar mutlu olursan ileride o kadar üzüleceksin, hatta belki pişman olacaksın. çünkü ambalajında durduğu gibi durmuyor çikolata, sonunda babamla yarışacak bir göbeğim bile olabilir çok zorlarsam (abarttım şu an). işte bu yüzden yediğim her lokmanın yol su elektrik olarak geri döneceğinin bilincinde olmam, ileride karşılaşabileceğim pişmanlık saldırılarına karşı kendimi savunacağım mekanizmalar geliştirmem gerekiyor. bunların hiçbirini çikolata yerken yapmıyorum tabii, onun zevkini bozmayayım diye. bütün iç muhasebe, kafamı ortopedik yastığıma boşluksuz yerleştirince başlıyor, uyuyunca sonlanıp, rüyaya karışıyor.

ben gerçekten çikolata görünce çok heyecanlanıyorum. kalbim hızlı atıyor, -yüzüm de kızarıyor olabilir. 

neyse, annem de bunun üstüne: "ye gitsin kızım" dedi. ben de dedim "ama kendime söz verdim, zaten kendime verdiğim hiçbir sözü tutamıyorum, yine yapmayayım aynısını, bari böyle erken vazgeçmeyeyim". ve annem: "ye, kendine yemedim dersin*. kendini kandıra kandıra yürür hayat, yoksa ohoo ben bugünlere nasıl gelirdim başka türlü?!."

bir kez daha annemin benim annem olduğuna, benim de onun kızı olduğuma inandım. ne mutlu!

*yalnızca, kendimize verdiğimiz sözler -başkalarını direkt etkilemediği sürece- memnuniyetle çiğnenebilir. rare cases of loneliness.

18 Aralık 2012

bmw dedi

hazır arabesk demişken, evladım capslerle geldi.

sonradan porsche'a çevirdi amaaa.. too late.
tatliscim ne canıms ne olum! 
bi o-lum olsa, ali gibi olsa (töbe de, "töbeeee!") , 21 yıl her gün cinnet geçirir, sonra da üstüne bi mercimek çorbası içerdim.
yok yani, fazlası elimden gelmiyor zaten. maksimum iki gün whatsapp'ta (artık vazgeçilmez oldu whatsapp da nası olduysa) görmem belki. ama sonra rüyamda. dost dediğin böyle bişi. darlıycak iyice. ağzını dilini bozcak. rahat küfredeceksin sonra. hatta senin küfür dağarcığının yetersiz kaldığı anlarda imdadına yetişecek. hiç duymadığın ve bir daha duymak istemeyeceğin küfürleri sen rahatla diye savurup, seni rahatsız edecek. sonra söz vercek ve tutmıcak. mesela cuma gelcem dicek. özledim yalanları. sonra sen bi bakacaksın pazartesi bile bitmiş ama o gelmemiş. aferin ona. affedileceğini hep bilio kereta. iyi alıştırdı çünkü. kaç senedir durum bu, saymayı bıraktım artık. o yeter ama tabii. eğer ikiye çıkarsa böylesi, ankara trafiğindeymiş gibi hissederim her saniye, mazallah. yani gerek yok. hiç gerek yok.

işte bunlar hep -seviyesi düşük arkadaşlıklar. please remain seated. n'alaka ki şimdi. aman.

17 Aralık 2012

superstition only

yine kırarken yapıştıran bir şarkı dinletti bengito, saolsun.

şarkılar da olmasa arka planımız ne sessiz olacaktı - televizyonun sesini kısıp izlermiş gibi. bir süre eğlenceli görünür ama sonra her şey anlamsızlaşır ya, öyle. profesör önce büyük taş koymuş kavanoza, öğrenciler dolu demiş, sonra çakıl taşı, öğrenciler yine dolu demiş, sonra kum, sonra su, her seferinde öğrenciler "dolu" demiş kavanoz için. büyük taşlar sevdiklerimiz ailemizmiş (onları çıkarınca kavanoz boş kalırmış, diğerleri "olmazsa olmaz" değil ama "olunca ne güzel oluyor"muş), çakıl taşları bişibişibişi. (müzik de işte sonda gelip her şeye dokunan su olabilir belki bu hikayede.) bu klasik hikayeye de blogumda yer verdikten sonra, artık gamsız sayılabilirim. şarkılar sarsın dört bir yanımızı.

(v)e o zaman, yazamadığım paperlarıma gelsin bu kez: lady linn - i don't wanna dance

"i'd never do something to hurt you though
oh but the feeling is bad,
the feeling is bad."

bu sabah uyandığımdaki his çok kötüydü, kötü olan sadece o aslında, onun haricinde her şey yolunda, çünkü kendimi de yefi'yi de hiç kandırmıyorum, hem elimden geldiğince kalplerimize özen gösteriyorum, bir zarar gelmesin aman, kalbin yeri ayrı, böbrek değil ki para verip alasın.

ps. i don't wanna miss a thing'den i don't wanna dance'e yapılan dikey geçiş bana on kiloya patlamış olabilir. tartılardan korkuyorum yeminlen. 18.30 yemek kapanış saati. ben böyle işkence görmedim arkadaş. 

16 Aralık 2012

over

tehlikeli saatler bunlar yefi.

uykum gelecek birazdan. elimi kolumu bağlayacak. karşı koyamayacağım kendime. ve sonra inciteceğim ikimizi de.

uzun zaman sonra ilk kez bir filmi bir oturuşta, hem de uyuyakalmadan, bitirdim. şimdi diyorum ki -eğer bunu başardıysam, köprünün ışıkları kırmızı olduğunda geceden korkmamayı da başarırım. ve bir de -

önceden uyarayım: bu post bölük pörçük olacak. arabesk bulanlara sesleniyorum, az sonra dibe vurabilirim.

çalan şarkı: travis - luv. hem de kendini tekrar ediyor, bilmiyorum kaçıncı kez. ve kaç kez daha çalacak.

aslında günlük yazacaktım. çünkü gün gelecek, ben bu blogu kapatacağım. belki yazdığım her şeyi sileceğim. ama defterlerimi torunlarım için hep saklayacağım. ve istiyorum ki bugünlerde hissettiklerimi öyle kolay unutmayayım. kolay yaşamıyorum çünkü. kolay gelmiyor. çok zorluyor.

paris,texas diye bir film varmış bilgisayarımda aylardır. geçen hafta izledim. o da uzundu oldukça. o yüzden aralıklı izledim. hiçbir şeye yirmi dakikadan fazla dikkat veremememden kaynaklandı biraz. bu demek değil ki film kalbimi kıra kıra etkilemedi.

şu an travis dinlememin üç nedeni var:
  1. paris, texas'taki adamın adı travis'ti. bir süre özdeşleştirmiş olabilirim onunla kendimi.
  2. geçen nero'da bu şarkı çalıyor sandım, değilmiş. bir hayal kırıklığı daha. onu tamir çabası şimdi.
  3. bugünkü filmde damien rice, janis joplin vardı. onlar günlük kotalarını doldurdu. sıradaki buydu.
paris, texas diyorduk. o malum sahne hakkında yazsam çok obsesif görüneceğim. blog, günlük değil; o yüzden bunu burada yapamam. anlayışınız için teşekkürler.

bir yerde çocuk: "can you feel that he's gone?" diye soruyor. babası anlamıyor. çocuk: "you know when he was walking around, and talking, right?" diye açıklıyor. ben gittiğini bildiğim herkesin gittiğini hissedebiliyorum artık. it took me a while to feel -. belki nail amca olamadı biraz. bu yazın kesiklerinden, ona bir türlü odaklanamadım.

odaklanamıyorum. hala. hem de şimdi eskisinden daha kötü. bu dönem bir bitse, diyorum. kötü olduğundan değil. herhalde en çok eğlendiğim, güldüğüm, kendimle böyle barışık olduğum, arkadaşlarıma en çok zaman ayırdığım dönemdi geride kalan- kalamayan. her şey çok doğru çünkü. olması gerekenden bile iyi. şımarıklık yapmayacağım tabii ki. ama tüm bunların arasında öğrenci olduğumu unutmayıp, okuma aşkımı yitirmesem iyiydi. çünkü böyle olunca yepyeni bir ben tanımlamam gerekti. gerçekten biraz uzak. fazla açgözlü, her şeyi yapmaya çalışan, ama tabii ki "her şey"in ne kadar geniş olduğunu atlayan. belki düzelir. i don't feel that it's gone. çünkü yeşil hala en sevdiğim renk ve yefi yeşilin bir tonu değil.

a life based on missing. dünün teması buydu. sabah beşte yokuş tırmanırken aklımda tüm özlediklerim vardı. gittikçe ağırlaşıyor . belki kafamda bu yüzden bezeler oluşuyor. özlenmesi yasaklanmış kişileri aklımdan bu şekilde atıyorum bilinçaltımın da yardımıyla.

ve uykuya yenik düştüğüm an. pişman olmasam bari.





9 Aralık 2012

uyku


bu sabah uyandım erkenden.
rüyamda seni görmediğim için tekrar uyudum.
sonra...
rüyalarımı yönetebilme yetim işe koyuldu.
ve mutlu uyandım, ama karanlığa.
perde kapalı olmasa belki güneşi görebilirdim.
(oysa perdeyi hiç kapatmam ben, demek insan değişiyor bazen.)
en azından gün başlamış derdim.
diyemedim.
yine.
(artık bu da bir değişse.)

yarın farklı bir gün olacak. (kırk gün geçmesi gerek şimdi, kaç kırk?)
umarım. (kaldı otuz dokuz, kaçıncı kırktan çıkardım biri, bilmiyorum.)


8 Aralık 2012

better than fine



böyle bir şarkıya böyle bir video yakışır, ellerine sağlık yapıp 17 kasım 2008'de yükleyenin. en güzel doğum günüm. en güzel doğum günü haftamın cuması (hahaha doğum günü haftası ne demekse artık). resmen her anını ayrıntılarıyla hatırlıyorum. hafızamı böyle zamanlarda çok seviyorum.

ne güzel demiş ama fiona:

"no i don't believe in the wasting of time,
but i don't believe i'm wasting mine"

teşekkürler.


7 Aralık 2012

hep

"beni özlüyormuşsun, öyle diyorlar". kendime şarkı gönderme oyunumda, sitem çıktı şansıma. şansım. evet, böyle de bir şansım var.



yaptığım hataların güzel sonuçlanması, ama hataların hata sıfatını hiçbir zaman yitirmemesi şansı. dikkatsizliğimi ne yapsam, nerelere koysam da hayatıma bu kadar müdahale etmesini önlesem? (şubat tatili bir hafta önce başlamıyormuş meğer) tesadüfleri de yok etsem, olup olmadık zamanda renk değiştirmesem. aynı anda hem üşüyüp hem terlemesem. (sınavlardandır) yanaklarım alev alacakmış gibi hissetmesem. kalbimi söksem yerinden, çok büyük olur mu boşluk? onun da doldurulması gerekir mi? -doğa boşlukları sevmez, hemen doldurur ya. biz de doğanın bir parçasıyız ya. o da benim bir parçam. ama artık yok ya. boşluk doldurmak dediğin kolay değil, yani. bulutlar da göğü kapatmayı deniyor ama aradaki her boşluğa onyüzbinmilyon hayal sığdırıyoruz.

bulutlara bakınca ne istersek onu görüyoruz yefi'yle. tek bakamıyoruz. çünkü çok büyük gökyüzü, yalnız olduğumuzu anladığında yiyebilir bizi. o yüzden fotoğrafını çekmişiz, hem bebeği o da görsün hem de hep yanımızda olsun diye. 

"işte ben böyle bir hal içindeyim".

6 Aralık 2012

mercedes benz

'i'd like to do a post of great social and political import. it goes like this':

bugün etilerden ulus'a koştum birazcık, içimden geldi (bkz. içi içine sığmamak). ben ki enerjimi dizginleyemediğimden yanlışlıkla on dört kilometre yürümüşüm bir gün deli deli, bıraksanız koşarım her santiminde; ama bir saat geliyor istanbul'da, gülümseyerek yürümek, yorucu gün sonrası çoğu zaman bir damla kalmış (ya da en bitmeyecek görünen) enerjiye sahip çıkmak neredeyse imkansızlaşıyor -benim için bile. huzur kapkaççıları var çünkü trafikte; tüm günün stresini yüklenmiş, sonra da kırmızı ışıkta takılıp kalmışgiller. iş çıkış saatleri, herkesin evine dönme gayreti, ama herkes aynı anda bunu istediğinden sürecin -dakikalar alacağına- saatlere yayılması insanları geriyor, geriyor, geriyor ve sonra kornalar hiç susmuyor. halbuki, önünüzde bekleyen araba keyfinden durmuyor orada. onun da önünde bir araba var. zannetmeyin ki sizin çaldığınız korna sayesinde akıyor trafik, eğer akıyorsa. yine bu kornanın bollaştığı saatlerde, insanlar birbirlerine bağırıyor, kızıyor. yüzler deseniz hepten kızgın, bozuk, asık. otobüste, telefonlar bu çirkin havayı bir de uzaklara taşıyorlar. eğer uykuya yenik düşülmemişse hala, kaşlar çatılıyor. işte biz istanbulbaz'lar (surname 2010- şehir tiyatroları da burnumda tütüyor.), bilincimizi her akşam böyle yitiriyoruz, sinirlerimizi sağa sola biraz daha çekiştiriyoruz. oysa sinirlerimizi denetleyebilecek yaşa geldik çoktan, tüm +18'ler. dolayısıyla azaltabilir, en azından deneyebiliriz. 

hatta inanırsak gargamel'in üstesinden bile gelebiliriz. o kadar çok umut var yani.


demem o ki;

sakin olun lütfen. özellikle iş çıkışı yolunuz zincirlikuyu'ya düşüyorsa, daha da sakin. çünkü herkesin yolu oradan geçiyor, roma'ya giden her yoldan en işlek olanı, malum.

kornayı yasaklayın kendinize. herkes sizin gibi yolda, yola bakıyor, önündeki arabanın gitmesini istiyor.  on saniye, bir şey değiştirmeyecek hayatınızda, yıllardır saniyelerle yarışan bir atlet değilsiniz. yalnızca araba kullanıyorsunuz. ha, illa korna olacak diyorsanız da başka türlü basın: başka türlü korna

yayalara yol verin. bir yaya olarak özellikle rica ediyorum. bırakın geçsinler karşıya. hele yaya geçidi varsa, daha da bırakın. bir de yağmurlar başladı artık, çok su sıçratmayın, onlar da insan. biz de insanız!

bir de. bağıran arabanız varsa çıkmayın trafiğe, n'olur. gidin, kimsenin olmadığı yerde bağırtın, ııın ıııııııın diye. sabrımızı böyle sınamayın. biz motor sesi duymak istersek açar youtube'da yetenekleri izleriz: http://www.youtube.com/watch?v=zsJMI13oxRo

ve güzel müzik dinleyin bence, işe yarar. mutlu şarkılar ama. hatta kendi içinde gülen şarkılar -ki eşlik ederken gülün siz de, dağılsın sıkıntılırınız eve gidinceye kadar. scorpions- hello josephine mesela. 

çok yakışmaz mı? :)  

5 Aralık 2012

çare sizsiniz

annecim benim için çekirdekleri hazırlamış. yolda giderken ben direksiyonu bırakmayayım ama çekirdeksiz de kalmayayım diye. böyle küçük damlalarla koskocaman bir göl yarattık biz, ne mutlu!

fotoğraf, mutluluğun özeti. arka planda vites kolu görünüyor. ilk kez araba kiralamış olmamın, başka bir şehirde -bir süreliğine de olsa- kendi arabamla gezmemin gururu var. ve her anlamda mükemmel o kazak. hakkında kırk beş dakika konuşabilecek biri bile var dünyada, kazak öyle güzel. bolluğu, kolları, deliklerinin boyutu, yakasının kusursuz genişliği... :) ve bence beyazlığı.

sevgiyle örülmüş gibi. daha değerlisi olamazmış gibi. anne eli değmiş gibi.

yine özlemeye başlıyorum. henüz doldurulmuş boşluklar, tekrar belirmeye başlıyor. olaylar var, çok da güçlüler, hissettirdikleriyle; ama geçişler çok silik, yakalayamıyorum. sanki ben daha önce yaşamışım, o zaman her şeyi kameraya çekmişiz; şimdi de oturmuşum, hızlandırılmış halini izliyorum onun. hani olur ya bulutların hızlıca hareket edişini izleriz filmlerde, koca gecenin altı saniyede bittiğine tanık oluruz bir yere sabitlenmiş bir kameranın gözünden, aynen o. bu kadar kısa sürede bunca şey yaşamayı normal olarak algılamak, doğal bulmama yetmiyor. ama koşmaya devam, alışmış kudurmuştan betermiş hakikaten. 

ne var ki özlemek üzerine kurulu bu hayatıma beklenmeyen tepkimi dün gösterdim. 4 dakika 48 saniye sürdü. sonrası baş ağrısı. başım ağrımasın diye, aklımın sağır olması gerekiyor demek ki. sonrasında yanar bir şeyler. unutulur gider -umuyoruz-. yoksa "how"?

denemesi bizden, gerçekleşmesi dumandan.

hem özlenmeyi bu kadar hak ediyorsa o, ben masumum. aslında çaresiz. (çünkü çare "biz" değiliz.)

3 Aralık 2012

alakasız

regina spektor - small town moon

kışın sevmediğim tek yanı, geceleri aydan uzak kalmak olabilir.

cuma günü dolunay vardı. cuma günü dolunay, bana yine aramadığım bir yolu gösterdi.

çünkü o olmadan, karanlıkta yolunu bulmak için yapay ışıklara mecbur kalıyorsun. halbuki aya bakıp hangi tarafa gideceğini anlayamazsın, bunu kimse bana öğretmedi. ben de şimdi böyle bir şeyi kendime öğretmeyi gururuma yediremiyorum.

oysa ay normalde, ben yatağa girmeden benim tarafıma gelmez.

yer yön bulmadaki yeteneksizliğim ve kendimi kaybetmedeki tutarlılığım el ele tutuşmuş yürüyor dolayısıyla. kendimi kaybetmem, her zaman olduğu gibi, bir adım önde. onu böyle kabullendik, yefi'yle.

ama yatağa girdiğim an, uykusuzluğun beni çaresiz bıraktığı an. o an. 

güvercin'de sonlandı yine kısa bir yolculuk. ben, kariyerime bir dürümcüde devam etmek istediğimi itiraf ederken "aaay dolunay" diye bülent ortaçgil söylüyordum, atmosfere uygun. derken, hayat ve sürprizler benimle üçgen oluşturmayı çok sevdiğinden, arada oluşturduğumuz boşluğa bir de rastlantı ekledik (kişiselleştirmek çok önemli, daha kolay benimsemek adına). insan bazen hiç istemediği bazen de çok istedikleriyle karşılaşabiliyor, biliyor muydunuz? hatta öyle ki bu karşıt karşılaşmalar aynı dört saatte vuku bulabiliyor.

o ışık, benim bilincimi yitirmeme az bir zaman kaldığında belirdiği için beni çok yıpratıyor. 

neyse ki gülmeyi alışkanlık (hey maşallah, because i mean it) edindim de yüzüm kalbimin asılmasına hiç izin vermiyor, vermez, vermedi. istemediklerimizden istediklerimize geçiş böylelikle daha kolay oluyor. (bir de ne yapacağımızı bilemediklerimiz var, o da adı üstünde işte- bilemiyoruz ne yapsak.) tabii geçiş dediğin hep sancılı bir süreç.

o geldiğinde ben gidecek oluyorum ve ben döndüğümde onu bulamayacağım, çok net.

sancı dediğim, onsuz güzel anlar bütünü. kalabalığın içinde etrafı bulanıklaştırıp dans ederken yalnız karşındakini görmek ya da "gül, kahkaha at, daha sesli, daha çok" komutlarına en içten şekilde uymak gibi. başka bir tür kayboluş yani.

bulursam bile o, dolunay olmayacak.

herhangi bir ay ışığında.

hem olsa da bir şey fark etmez. aynı suda yıkanamıyoruz, bunu öğretmişlerdi.

sonuçta ben ışık dağıtmıyorum. aydan gelenler yansımıştır olsa olsa.

o da yanılmaca.

hele ay aslında görünürde yoksa.

eyvah!