31 Ekim 2012

maurois giderken

"Mon brusque départ a dû vous surprendre. Je m’en excuse et ne le regrette pas."
Birdenbire gidişim sizi şaşırtmış olmalı. Özür dilerim, ama pişman değilim. *

sonu başından belli kitapları oldum olası çok sevdim. işin kötüsü, yalnızca kitapları değil. tüm sevgi sözcüklerini, hayalleri ve birlikteliği. ve öylece biten her şeyi. mümkünse, son'un kaçamadığım çekiciliğinin başkalarına zarar vermeyeceği bir dünyaya gitmek istiyorum. gitmeyi hep istiyorum zaten. neyse ki kaldığım sürece, hiç, gül bahçesi vaadetmiyorum. işte bu yüzden, ikinci cümleyi ilkinden daha çok seviyor, daha yoğun hissediyorum. 

*maurois "et" demiş, tahsin yücel "ama" diye çevirmiş. tahsin yücel bu, var bir bildiği.


"Nos destinées et nos volontés jouent presque toujours à contretemps"
"Kaderlerimizle arzularımız hemen hiçbir zaman bağdaşmıyordu."

elimizdekinin değerini bilmekten daha önemli bazen "elimizde" tutmaya çalışmamak. sevginin yeri yanımız, yöremiz değil ki; içimiz. unutmamalı.



teşekkürler iklimler, artık sona geldik seninle. bundan böyle yoksun kitaplığımda bile. yalnız, içimdesin.

çok uzak

bir varmış, bir yokmuş. belki hiç yokmuş. belki olmamış. ya da gelmiş bulamamış. belki dönecekmiş vazgeçmiş. aslında dönseymiş görecekmiş. gözlerini açıp baksaymış, ışığı kapatmasaymış şansı olurmuş. ayağı zehirli elmayı çiğnediyse bile kötü kalpli cadının lanetinden kurtulamamış belki. belki pembelerde toz olmuş uçmuş. sonra siyahta takılmış. belki kaçarken düşmemiş ayakkabısının teki. çünkü kaçmamış. hep orada, arada, kalmış. beklemiş belki kimseyi. kimse gelmemiş. o, topuklu ayakkabıyı hiç sevmezmiş zaten. ondan çıkarmış hemen. belki bulanın kalbi kör olmasa tanırmış ayakkabıyı o anda. yer soğumadan yakalarmış. onun, kum tanesine dönüşmesine izin vermezmiş. kim bilir, belki izin vermediğinde, o bunu kaldıramaz ve takılırmış bir balığın peşine, kısmet diye. 
öylelikle anlarmış ki kısmet değilmiş. ve bir masal, başlamadan bitermiş.




gökten düşen tüm elmalar senin için yefi.
afiyet olsun.


30 Ekim 2012

klasik



sadece annemle gülmek için bile kestiririm saçlarımı. işte böyle.

29 Ekim 2012

şiş

böyle bir taslak vardı taa öncelerde yazılmış, içimde kalmasın.

ayların özlemi cenin pozisyonuyla hasret giderdikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi burnumu kaşıyıp kıçımı bir de sola devirebilirim. gece öğünüm nutellalı ekmeğimi de yedim. gözlerimi de şişirdim. fosforlu kalemlerle bildiklerimin üstünden geçtim. yalana gerek yok, kalemi pek kullanamadım. benim için akmış göz kalemi sınava hazırlığımı daha iyi betimliyor. bir masal dinlesem iyileşirim belki; ama çok uzak. bunun için çok uzaktayım ve onca yol varken bile küçük bir kapsülde yerimi dar bulmakla meşgulüm. gerçekten de oynayacak yerim yok. isteyip istemediğimi sormayın hiç, konuyu daha da zorlaştırmayalım. zaten her şey yeterince çözümsüz. hem bu kez gerçekten benden bağımsız.

hoh.

26 Ekim 2012

kimi zaman

yazacak çok şey var. yollar var bir kere. ev var. yemekler var. eskiden kalma törenler var. yeni planlar sonra. hepsinin artısı eksisi, yaşamak için tutunabileceğim dalları var. 

ama ne hikmetse bunlarla birlikte deli sorular var. kusmak istediğim, mümkünse burnumun da yardımıyla, en hızlı şekilde.

çünkü içimde kalanlar var.


e o zaman, iyi bayramlar cemal süreya 

(aşklar var unutulmamak için,
boğulmak için ilk sevgili.)

ve herkese sevgiler.

18 Ekim 2012

sleep

*okurken bunu dinleyin*

demek ki öğrendiklerimizin ağırlığına dayanamayabilirmiş gözlerimiz.

dokuzuncu hariciye koğuşu'nda, ana karakterimiz; başkalarının zavallılıklarını, acizliklerini, kötü durumlarını görüp de kendi haline şükreden insanlardan iğrendiğini söylüyordu. tam olarak bu kelimeleri kullanmadıysa da peyami safa, ne demek istediğini anlamışsınızdır. o satırları okuduğumdan beri, her acıma hissinin ardından gelen "bak böyle olmak da varmış, beterin beteri var, allah'ım sen bunlardan beni koru" fikri çok ürkütüyor. halimden memnun olduğumu fark etmek, söylemek, bilmek için kötü koşullar görmeye ihtiyaç duyan biri olmak istemiyorum. ben hep şanslı hissediyorum, arkadaşlarımla, yeni arkadaşlarımla, ailemle, okulumla, yeni okulumla, yaptıklarımla, hatta kimi zaman yapacaklarımla "iyi ki" diyebiliyorum, onların yalnızca var olmalarından başka bir koşula ihtiyaç duymadan. ama bu ara iyi ki'lerimin dayanağı farklılaştı, içeriği birden yoğunlaştı. işte tam da bu yüzden, sanırım, son birkaç gündür kendimden iğreniyorum.

o kadar ki şanslı hissettiğim için gözlerimi açamıyorum.

15 Ekim 2012

yollar

tarihe tanıklık ettik. yes, we did. bundan yıllar sonra "felix'in atlayışını izleyenler" olarak anılacağız.  çünkü izleyenler anılır hep. ders kitaplarında neil armstrong'un aya gidişini izleyenleri konuşanlar olarak, o kervana biz de katıldık. televizyon karşısında nutku tutulanlar, çekirdek yerken dünyanın yuvarlak olduğunu bir kez daha hatırlayanlar, "öldürmeyen allah öldürmüyor işte hacı, adam ta uzaydan düştü de bir şey olmadı" diye bilimi anne şefkatiyle bağrına basanlar, adamın kız arkadaşı olduğunu duyunca "oh, iyi bari, evde kalmayacak" diye huzur dolu nefes alanlar olarak bir kutlama yapıp redbull içelim en iyisi. ben de bazen o hızda düşüyorum gibi hissediyorum; ama bi' felix değil sanırım.

bugün otobüste arkadaşıma yol tarif eden amca, bana dönüp 10 lira istedi, "o kadar yol tarif ettim" diyerek. şaka yapıyor sandım, üçüncü kez isteyip üstüne bir de cebini açınca ciddiyetinin farkına vardım. "abi bende para yok kusura bakma" dedim. o da üstüne "seni evde kalasıca" dedi. (bunu bugün 8265 defa anlatmama rağmen yazarken hala yüzümün renk değiştirdiğini hissedebiliyorum). bir kez dersin, ikinciye neden tekrar edersin ki büyük özenle seçtiğin bu bedduayı? "evde kalasın sen inşallah".
evlenmemek neden bir küfür, orayı zaten anlayabilmiş değilim. o yüzden "evde kalırsan bugünü hatırlarsın artık" diye şoför amcaya sesleniyorum, evde kaldım tribine girmeyecek kadar sosyoloji okuyorum bence ben. "daha güzel olmak için mi o kadar su içiyorsun" diyen sapık güvenlikçiler varken, etraf yanlış anlaşılma doluyken, ben koca bulmayı bir görev bilmiyorken neden gocunacağım bekar kalmaktan, bu neden gündeme geliyor tanımadığım bir insan tarafından, o adam kimden nasıl alıyor bu cesareti; bilmiyorum. benim arkadaşım bu zırvaya gülerken ne düşünüyordu, onu hiç bilmiyorum.

beyin bedava yefi. gördün işte sen de. bu hafta sonumuzun teması buydu. sınavıma yansımasını patlamış mısır eşliğinde keyifle izleyeceğim, lütfen eşlik et sen de. hatta ben sana geleyim, oradan izleriz. çünkü ben evde kalmayayım artık, en doğrusu, en birincisi.

7 Ekim 2012

ıpfı






bu ara kendime sık sık hatırlattığım bir şey var: oturduğumuz yerden gidilecek yol seçilmiyor. bu hafta sonu öyle çok oturdum ki önümü göremiyorum, çok şükür.

2 Ekim 2012

"happily ever after"

alice: i don't love you anymore.
dan: since when?
alice: now. just now. i don't wanna lie, i can't tell the truth, so.. it's over.
dan: it doesn't matter. i love you. none of it matters.
alice: too late. i don't love you anymore.

*tüm bloglarımda, defterlerimde, kitap ayraçlarımda bulunduracak kadar içselleştirmeseydim bu sahneyi, iyiydi. ama kısmet diye buna diyoruz biz, yefi'yle ve güzelim şarkıyı gönderiyoruz kalbimizin derinliklerinden: it's a heartache.

sevgiler.