31 Temmuz 2012

yüz yıllık post

kafamızın dağınık olmasının sonucu her zaman hüzün değil arkadaşım, bazen yarılana kadar güleceğin saçmalıklar yaşıyorsun:

günlerden perşembe. 12 saat çalıştığım bir ofis gününün ardından kalan son enerjimi "istanbul'un iki semti birbirinden en fazla ne kadar uzak olabilir", konulu deneyde kullanıyorum. kıta değiştirmesem de, metrobüsle uçarak gitsem de

böyle edebi girişlere gerek yok. kuzenimle buluşayım dedim, ama çok yorgunum, ama başka gün yok. iki ama aynı cümlede olunca eylem pozitif oluyor işte, ben de bindim pis metrobüse. yolda ölümüne terledim hava çok sıcak. metrobüsün içi de bir o kadar klimalı. başladım veremliler gibi öksürmeye, her zamankinden. hala etkileri üstümde o haftanın! nasıl bu kadar öksürüyorum bir gram sigara içmeden ve içsem ne olacak kim bilir, soruları aklımda, dursun onlar bir kenarda. metrobüste babam yaşında bir adam öksürük şurubu alacağıma dair bir söz alana kadar uğraştı, el mahkum tamam amca alacağım haftaya dedim (sözümü o kadar tuttum ki hastanelik bile oldum iki doktor görmek için.) neyse öyle böyle geldim ineceğim durağa, e5'in korkunç üst geçitlerinden indim, bir yerde minibüs/dolmuş (bu ikisi arasında erzincan'da bir fark yok arkadaşım, sarı olmayanlar minibüs müydü?) beklemeye başladım. kafam o sırada nerelerdeydi bilmiyorum, şarkı söyleyip dans etmişim terli terli öksüren halimle. sonra baktım minibüs gelmiyor, taksiye bindim. taksici amca tutturmaz mı bir türkü de bana söyle diye! yok abi dedim ben söylemem öyle, aa. hem öksürüyorum bak sesim kötü dedim. kendi kendine söyleyip dans ediyordun ama dedi. ben deliyim aslında dedim. güldü, deli değilsin canım biliyoruz dedi. dedim yok bazen geliyorlar öyle abi, kendimi kontrol edemiyorum bak şimdi gittiler dedim. adın ne dedi fatma dedim. fatma :) yabancılarla tanışma adım. istanbulda beni fatma diye bilirler, desem yeri artık =) bir noktada taksiden indim işte. ve alışveriş merkezi.

bir elbise gördüm, nasıl beğendim nasıl! tam benlik. hemen deneyeyim dedim. soyunma kabini de perdeden, sadece bir tarafında duvar var. neyse. yazlık elbise olunca ne var ne yok çıkardım söylemesi ayıp, elbiseyi giydim. oo süper oldu dedik, girdim tekrar kabine. tam çıkarıyorken elbiseyi, başım döndü. "ayyyy düşüyorum!" diye çığlık attım, son gayret elimi duvara attım, bir de baktım boşluk! perde olduğunu unutmuşum ... böylelikle perde açık, ben yerde, millet bakıyor.. o panikle ne yapacağımı bilemedim, bağırmaya başladım. "off bugün popomun aynı yerine düştüm" diye. amacın ne arkadaşım. düştün sus di mi, zaten bağırmışsın ortalığı ayağa kaldırmışsın. millete ne senin rezilliklerinden.

beyin fakirliği işte. mübarek ramazan gününde hepimize afiyet olsun.


25 Temmuz 2012

2000 cc

evet sevgili lavinia,

hayatta hiçbir şey planladığın gibi gidemez çünkü sen sandığın gibi yegane değilsin şu koca dünyada. herkesin merkezi farklı ve sen hiçbirindesin aslında. yürüdüğün yerlerdeki karıncalara dikkat et, zarar verme sakın, eğer bir gün yalnız kalırsan onlar taşıyacak seni kalabalığa. onlar, bir fen bilgisi kitabı misali pusula görevi üstlenecekler senin için. derken bir de bakacaksın evdesin, planladığın gibi değil hiçbir şey, ama bahçeniz öyle güzel ki düşünmeyeceksin.

üşüyorsan cekete gerek yok, sen güneşten kaçma yeter.

23 Temmuz 2012

çelişki

sabah izlediğim filmin etkisine girmediğime dair yalanlar söylüyorum kendime içimden. oysa masayı bahçeyi izleyecek şekilde balkonun kenarına yapıştırmamdan da anlaşılıyor ki paris havasını kokluyorum sabahtan beri.

bütün gün annecimle birlikteydik. bir konu bitmeden ötekine başladık, öyle susamışız birbirimize. "sevgi fedakarlıktır." dedi, ben yapamadım, dedim. sevmediğimden değil, bencilliğimden, dedim. kuzguna yavrusu şahin görünürmüş. annem içimdeki iyi niyeti arıyor, anlattıklarımı konduramıyor, gördüm. sevgi galiba bu, her şekilde kabulleniyor beni canımın içi.

before sunset iyiydi güzeldi, kızla aramda daha az benzerlik bulsam daha mutlu olurdum orası ayrı. karar ortada: bir süre romantik komediden arındırıyoruz zihnimizi -ki zihnimizde kalan beş kuruşluk kırık cam parçalarının insanlığa bir faydası dokunsun -en azından. 

"memories are wonderful things if you don't have to deal with the past." dedi celine. (çok) katılıyorum. ben geçmişi geçmişte bıraktıkça her şey güzelleşiyor. sonra bir an geliyor, kirpikler ıslak. anılar şimdiye hiç yakışmıyor, beklenti olmasa bile. demek ki zorlamanın bir anlamı yok.

ve balkon.. ne güzel, yaz akşamında. ama bu yaz onun da eksiği çok, yarım kalmışız birlikte. keşke nail amcam da olsa. şu an yan balkonda oturuyor gibi geliyor, tüm bunlar bir şaka gibi, tavlaya çağırsam aşağı inecek gibi. kaç kez sesini duydum iki gündür, meğer onun sesi değilmiş, onun sesi gelemezmiş. çünkü o yokmuş.

"you can never replace anyone. what is lost is lost."

her şey bu kadar kolay olsa. bunu gözümü kırpmadan söylemeyi beceriyorum da, gözümü bir saniyeliğine kapattığımda gördüklerime bir türlü inanamıyorum.

babam "baksana ama hayat devam ediyor" dedi, klasik. hayat devam ediyor da... onsuz devam ediyor. aynı mı?

balkonu da kendimi de zorla inandığım tezlerimi de bir oturuşuta çürüttüm. bunlar da yeni kayıplar. güle güle kullanayım.

fedakarlıkla.

15 Temmuz 2012

mühim değil

bir şeyleri doğru yaptığımı biliyorum ama doğru zamanda doğru yerde olmadığım hissi artık fazla geliyor. öksürüklerimden de anlaşılıyor ki kendime iyi bakmayı beceremedim son zamanlarda.
damien rice. good call. hele volcano'yu söylerken.. beni benden aldı. o kadar almasaydı iyiydi. "don't throw yourself like that in front of me". inanılmaz. gözlerim kapalı olunca daha iyi duydum şarkıyı, şarkıları. doğru yeri tutturdum sonunda dedim. sonra birden soğuk terler döktüm.
yavaş yavaş kendime geliyorum. belki de duvara hızlı çarptığımdandır. başımda bir ağrı var. öte yandan içimde bir huzur. i know i'm not a miracle.
cümlelerin birbirinden bu kadar kopuk olmayacağı zamanlar da olacak elbet. çok uzakta değil sanki. welcome me back. tek koyan, tüm filmi başa sarıp o tatil dönüşünü hatırlamak. buna neden olan herkese tek tek teşekkürlerimi sunuyorum. şimdi, bir önceki cümleye gizlenmiş kırgınlığı görmezden gel.

gel artık yeni şeylerden bahsedelim. içinde biz olmayan. zaten kendini düşünen çok dünyada, bir değişiklik yapacaksak hepimize yarasın.

hem bazen denizin siyahı daha güzel.

10 Temmuz 2012

hope


may i feel said he

may i feel said he
(i'll squeal said she
just once said he)
it's fun said she

(may i touch said he
how much said she
a lot said he)
why not said she

(let's go said he
not too far said she
what's too far said he
where you are said she)

may i stay said he
(which way said she
like this said he
if you kiss said she

may i move said he
is it love said she)
if you're willing said he
(but you're killing said she

but it's life said he
...

antony and the johnsons. çok iyiydi.





9 Temmuz 2012

kallavi

attila ilhan kandırmış bizi. sıcak rom dediğin içilecek bir şey değil, hele karşılıklı içilecek bir şey hiç değil. kokusu az sonra öldürecek bir zehir gibi. rengi tam ayrılık sarısı. öldürecek gibi sahi.

stranger. sana sesleniyorum. midemdeki bulantının geçmesinin tek yolu var: uyku. ben kendimi tanıyorum. elimden tutmaya çalışma boşuna, elinde kalmaktan korkuyorum. çünkü delik deşik bir bira şişesiyim, sarhoşun bilnçsiz kurşununa denk gelmişim. içimdekini sömürmeden taşımayı bilememişim. gönül isterdi ki sarı olmasaydı içimin rengi en başından, ama kısmet böyle işler. sen zannediyor musun ki o istedi böyle olmasını. her şeye kendin karar veremiyorsun işte. bazen bazıları senin, onun yerine de karar veriyor. hem ben sadece şişeydim, içime sarıyı koydular, çaresizdim.
şimdi uyuyamadığım her saniye kendimi iyi hissettireceğine inandığın için bir şeyler atıştırıyorum. yerken ağrıyı unutuyorum. oysa sen de artık biliyorsun ki ben uykuya dayanıksızım. er ya da geç senin gitmeni bekleyemeden uyuyacağım. bu saatte sağlıklı ev yemeği yiyecek değilim. kaldı ki abur cubur da iyi gelmiyor artık. başta çok güzeldi. öyledir ya zararlı olan hep güzeldir. aç bir çocuk gibi bonibon yedim, yapmamam gerektiğini bile bile. tadı çok güzel diye ses çıkarmadım. ne var ki artık uyumam lazım.

----

yazıp post edemeden uyuyakalmam da çok başarılı.

4 Temmuz 2012

ayrıntı

her fırsatta anlatıyorum, bu kez yazmak istedim:


elimden tut yoksa düşeceğim.


hayat benim için sürekli merdiven çıkmak. ucu bucağı olmayan bir merdiven yolculuğunda birbirimizin elini tutmak. dedem yaşıyorken, kuzenim bebekken.. kuzenimin iki elinden tutar, merdivenlerin üstünde uçmasını sağlardık. o çok severdi. ben çok eğlenirdim. dedem için ayrı keyifti zaten, torunlar mutlu ne de olsa. işte şimdi de hayat böyle benim gözümde, sürekli birilerinin elinden tutuyoruz ya da birileri bizim için güzelleştiriyor merdiven çıkma macerasını. hep yukarı çıkmıyoruz, bazen düşüyoruz ta ki biri elimizden tutana kadar.

buraya kadar her şey iyi güzel de dedem öldükten sonra onun yerine hemen başkası tuttu kuzenimin diğer elinden. o geçiş süreci o zaman aylar alıyordu sanki eskiden. yaşla mı alakası var ya da görmüş geçirmişlikle mi bilmiyorum ama artık bu konularda zaman olgusunu tamamıyla yitirdim. bir şeye üzülmeyi erteler hale geldim. unutmayı hızlandırmak mı hatırlamamayı pekiştirmek mi, bu her neyse, fark etmeden bir parçam oldu benim.

yazamıyorum, birbirinden alakasız kelimeleri bir uyum aramadan art arda sıralıyorum yalnızca. hayatımın en zor haftasını geride bıraktım. her zaman parçalara bölünmek hoşuma gitmiştir. ne var ki geçen hafta lime lime olmuşum gibi geliyor. kendimle, duygularımla, sevdiklerimle yüzleşmekten bir delinin tımarhaneden kaçması gibi kaçıyorum. gittiğim yerde kabul görmeyeceğim bu halde.

"closing time
you don't have to go home, but you can't stay here"

"abla, herkesin babası kendi için çok özeldir ama benim babam en özeldi. çok iyi biriydi abla benim tanıdığım en iyi insandı bize çok önem verirdi bizim paramız yoktu ama mutluydu bazıları var abla annesinden babasından şikayet ediyorlar anlamıyorum ben hiç bilmem öyle şeyler ben hala biraz yalnız kaldığımda babamı görür gibi oluyorum korkuyorum onu görmek istiyorum ama korkuyorum. hani evde kaç kişi varsa o kadar tabak çatal koyarsın masaya. biz hala sekiz kişiye tabak koyuyoruz abla babam hala bizimle hiç ölmemiş gibi"

hayatımda duyduğum en olgun ayrıntıydı tabak sayısı. masada onun yerini boş bırakmak değil, ona hala tabak çıkarmak.

derken nail amcam.. geçen hafta çocuklara söylediğim her şeyi kendi kendime tekrar ettim. tabii ki üzüleceksin ama üzgün olarak başkalarının sana destek vermesini, onların mutluluğunu engelleme. öyle ya da böyle gülmeye başlayacaksın zaten, bunu şimdi yap. gülmek mutlu olduğun anlamına gelmez her zaman ama etrafındakilere pozitif enerji vermiş olursun. neden yaşıyoruz ki eğer sevdiklerimizi mutlu edemiyorsak.

sıkıntı tam olarak burada başlıyor benim için. üzülmek için zaman tanımadığımdan kendime, kendimle tüm bağlarımı kopardım nerdeyse. hiçbir şeyi kendime saklamak istemiyorum. tek başıma yemek yemeyi zaten hiç sevmedim.

well, everybody hurts.

maybe i hurt too much.

insanın korktuğu başına gelirmiş. geldi. hakkım da varmış korkmaya. yedi sene öncesinde hissettiklerimle sarılı kalbim. belki sekiz, dokuz... o kadar özlemediğim bir zaman dilimi ki o,  onu düşünüyorum. kimseye kızmak istemiyorum, kırılmak da. but something feels wrong, so wrong.


neyse ki zaman öyle hızlı geçiyor ki unutuluyor her şey. her şey.

artık kırgın değilim.

bu yazıyı post etmem yalnızca bir hafta aldı, bunun çok erken ya da çok geç olduğuna kim karar veriyordu sahi?