DAMIEN RICE İSTANBUL'A GELİYORMUŞ!
büyük harfleri artık sevmiyorum; ama bu haber için lazımdı. ne de olsa bu blogun adında onun da parmağı var. filmine en çok yakışan şarkı, "the blower's daughter"ı canlı dinlemekten çok, bu fikrin içimde yer etmesine heyecanlanıyorum. bir haftadır aklım one love'da, geçen sene travis'i göz göre göre kaçırmanın acısını bu sene damiencığımla telafi etmeyi deneyeceğim, bakalım.
damien rice deyince
(yahu nedir bu, deyince mi diyince mi? bu sorunun üstesinden gelemiyorum arkadaş! iki cevap da hayal kırıklığına neden olacak gibi.) aklımıza neler geliyor neler. neler? bir kere closer. elim ayağım dolandı şimdi closer dedim de, ne yazsam bilemedim. hiç öyle hissede hissede etkilenmemiştim bir filmden. blogun adı -spoiler vermek gibi olmasın- alice'ciğimin hep içimde yaşadığını hatırlamak, hatırlatmak için bir nevi. öte yandan the blower's daughter demek: uçurtmalar, odile ve papatyaların asiliğimi doruklarına taşıdığı zamanlardan kalan yaraları kaşımak, sessiz sözsüz tarafımda. arnavutköy kızı olma yolunda attığım sağlam adımların bir öyküde son bulması. kara kaplı defter zamanları ve sonrası. i remember it well but i wanna hear what you-
sonra tanıdıklar var damien rice seven. hep onu bunu düşünüyorum dinlerken. iki senede hayatımda neler değişmiş, bakıp bakıp gülümsüyorum. etrafım hala bir balonla sarılı, ama biraz daha şişmiş de ben bazen yok sayabiliyorum.
yoksa özgür değiliz, hiçbirimiz; tartışmaya bile açmıyorum. şaka maka sınırlar hollanda'ya dayandı. özgüvenimi de yanımda götürdüğüm amsterdam sokaklarında en güzeli elalemin olmayışıydı. sadece benim doğrularım, benim yanlışlarım, benim değer yargılarım. şimdi bir kez daha anlıyorum hollanda'nın neden rahatlattığını. "nothing's shocking" temalı hayatımızın sarı mozaik parçaları.
american beauty'deki o sarılma sahnesinden sonra en başarılı ifade de bir damien rice klibindeymiş, bugün gördüm:
volcano. kadının "i" demesi beni benden aldı. (2:06) çok iyi. nasıl yaşadı şarkıyı öyle. o yüz ifadesi bana bir süre yeter, artar, başka bir süreye taşar muhtemelen. sarılmış kadar oldum yine. i won't throw myself in front of you, no worries.
şarkıların alakasız ama çarpıcı bir cümleyle bitmesi de gözümden kaçmadı tabii.
(the blower's daughter'daki nasıl kaçmış bunca zaman, hiç bilmiyorum. iyi olmuş diyor, kadere inanıyoruz böyle durumlarda.) bana küçüklüğümü hatırlattı nedense, değişik bir tarz yakalama endişemi hehuohih. büyüdükçe farklı olmadığımı kabullendim de üstümden büyük bir yük kalktı neyse ki. raif efendi de sıradan bir insandı, onu örnek alıyorum. benden bir sabahattin ali romanı çıkar mı bilmem; ama ben hep onun romanından bir karaktermişim gibi davranıyorum. onun yalın anlatımına yakışayım diye saat bile takmıyorum. düzenli bir hayatın içinde kendi çapımda inişler çıkışlar yaşıyorum, değişiklik oluyor. inişin ne çıkışın ne olduğu belli değil. arada bir şarkı, sınırı temsilen çalıyor. then, why do i sing with you at all?
bugün "
spiralling" modumdaydım daha çok, yalana hiç gerek yok. ama bazen olur ya, yaptığınla yapmak istediğin tutmaz birbirini. sen de mücadeleden kaçıp ikisi arasında bir ortak nokta bulur, onu büyütürsün gözünde, farkı kapatmak için. hazır bunu son zamanlarımın hayat felsefesi edinmişken, bu postu damien rice'a adadım. plaketimi bir ara alırım.
keyifli dinlemeler.