30 Kasım 2012

sayende

aileme ne düşkün olduğumu anlamak için benimle bir çay içseniz yeter. arkadaşlarıma olan bağım zaten ortada. onlarsız asla olmaz, apaçık. ama öyle biri var ki olabilecek en güzel köprü bu ikisi arasında. bir kuzenden en fazlası, en sıcağı, en yakını.

küçükken ben, ilkokuldayken, arada bir koli gelirdi bana. içinde rengarenk kıyafetler, bazen oyuncaklar; ama en güzeli yaşanmışlıklar. bir gün o kolilerden birinden silindir bir kutu çıktı, içinde el kadar soytarı tipli bir oyuncak -gülümsüyor- ve bir de kısa bir mektup. mektup "ablan" diye bitiyor. bunun benim için ne anlama geldiğini, hele o yaşta kalp atışımı nasıl değiştirdiğini anlatamam, anlatmayı beceremem ki.

neyse efendim. işte o günden beri hem oturup böyle yazmayı seviyorum hem mektup yazmayı, sevdiklerime. çünkü beni mektuptan daha çok mutlu eden bir iletişim yolu yok artık, çıtam o koliyle yükseldi. ondandır ki bir zamanlar her hafta mektup yazmayı ibadet gibi benimsemiştim, uzunca bir süre. daha samimisi olabilir miydi, hiç sanmıyorum. ve yine aynı sebepten hediyelerden daha çok heyecanlandırıyor yanında yazılmış not. çünkü yazı, hem özlem demek hem de elle tutulabilen duygular, gözle görülen, kokusu olan. ötesi var mı? (bir kuş cıvıldıyor)

aradan on yıldan fazla bir süre geçti. artık koli yok, çünkü aynı şehirde yaşamaya başladık. hayat çok güzel işte :) ve her ziyaretin ardından dolu bir torba üst baş getiriyorum, dolabımı doldurmaya. en son ne zaman kendime kazak aldım, hatırlamıyorum; çünkü bizde çok yaygındır annenin, teyzenin, kuzenin giymediklerini tarz edinmek. herkesin zevki aşağı yukarı aynı, olmasa da yapacak bir şey yok, o kıyafetler el değiştirmeli. tıpkı duygularımız gibi.

evet, bunca yıldır tek başıma hissetmiyorum hiçbir şeyi. her günümde, her dakikamda biliyorum ki biri var ki telefonun diğer ucunda, hatta şehrin aslında, kaçta ararsam arayayım mutluluğumu artırır, hüznümü dağıtır bir "canım"ıyla. en uzun dertleşmeler onunladır. konu seçiminde ayrım yapmadığım tek kişi, beni ne de güzel karşılıksız sevmektedir! karşılıksız derken, beklentisiz. yoksa daha ne kadar sevebilirim, bilmiyorum. kızı oldu diye kendi çapımda girdiğim kıskançlık krizlerini ancak o minik dünya güzeliyle "yumruk kardeş" olduktan sonra aştım. -evet içimin bir kenarında kıskançlık kırıntıları var benim de. "paylaşmak en zoru, sevdiğini", öyle der yefi-. onunla birlikte geçirdiğimiz zaman hiç yetmeyecek, farkındayım. ama varlığı yetiyor gülümsetmeye. sonra, bu bile yeter ki, diyorum. hem de nasıl yeter, "tamamlanmış" hissetmeme.

sen doğduğun, beni kardeşin gördüğün için ne şanslı olduğumu çok iyi biliyorum, bir kez daha hatırlatmak istedim canım esra ablam. sayende aştığım her şey için sana bir yıldız verebilsem keşke de görebilsen karanlık sayende nasıl korkutamayacak kadar uzak artık bana. iyi ki varsın da sensiz değilim. bunu dedirttiğin için bile sadece, çok teşekkür ederim.

29 Kasım 2012

oyun

iki kalp

iki kalp arasında en kısa yol:
birbirine uzanmış ve zaman zaman
ancak parmak uçlarıyla değebilen
iki kol.

merdivenlerin oraya koşuyorum,
beklemek gövde kazanması zamanın;
çok erken gelmişim seni bulamıyorum,
bir şeyin provası yapılıyor sanki.

kuşlar toplanmışlar göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

cemal süreya

kendi kendime "hadi bir sayı söyle, o sayfadaki şiir günün şiiri olsun" oynuyordum. 241'de bu şiir vardı. eller, parmaklar, metaforlar... dedim ki: "yalnız değilsin cemal süreya! hayal gücüm senin tarafında." gerçi günün şiirinden çok dünün şiiri arkadaş biraz, ama olsun.

meğer bazen kuşların uçması yetmiyor, göçmesi gerekiyormuş. bazen de uçmaları bile kalbimize çok dokunuyormuş. insan yaşadıkça öğreniyor, azizim. ha bir de, okudukça. ama en çok gezdikçe.

denizim geliyor yine, hadi hayırlısı.

*yinekendikendimekonuştuğumbirpostunsonunageldik, sabrınıziçinteşekkürler.*

28 Kasım 2012

when the goal is infinity

"since the distance between us and it is always the same, whatever road we take, it is just as if we have not moved. even our feeling of pride looking back at the distance covered can only give a deceptive satisfaction, since the remaining distance is not proportionately reduced."

demiş durkheim.

hatta şu şekilde de devam etmiş:

"to pursue a goal which is by definition unattainable is to condemn oneself to a state of perpetual unhappiness. of course, a man may hope contrary to all reason, and hope has its pleasures even when irrational. it may sustain him for a time; but it cannot indefinitely survive the repeated disappointments of experience."

sonra da işte neden intihar ediyoruz.. şakacı gerçekler olunca, ağız tadıyla gurur bile duyamıyoruz. yarın sabaha bu paper bitsin, cumaya yine 4985235 sayfa var okunacak. yolumuz uzun, bir arpa boyu bile yok gidebildiğimiz, malum.
zaten hissettiklerimin açıklaması psikolojide değil, sosyolojide olunca; ufalıyorum küçülüyorum, dünya üzerinde yok denecek kadar görünmez olan o noktalar kümesine katılıyorum. hepimiz ne kadar da aynıyız yefi. durkheim'dan beri.

o değil de... ikinci alıntıyla "charlie and the chocolate factory"de -benim lisede yıllık quote'u seçtiğim- charlie'nin "we can eat the grass?" sorusuna willy wonka'nın verdiği cevap arasındaki benzerlik müthiş, değil mi: 

"everything in this room is eatable. even i'm eatable but that is called cannibalism, my dear children, and is in fact frowned upon in most societies."

yani... umabilirsin, yiyebilirsin tabii. biz karışmıyoruz. sana kolay gelsin. -heheho. ama sonra gülen sen olmayacaksın, diyor burada bıyık altından-.

of course you can sleep today. but only if you dare. 

27 Kasım 2012

midnight in november

gri güzel, aslında
peki o zaman günün sorusu:

"bahar geldiğinde mi ben böyle olurum
yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar?"

ve cevabı:

"-----
tabii ki ben böyle olduğum için bahar"

ve ufukta bir italya var.
patlayan mısırlar,
sihirli bir dokunuş var.
artık sayfayı karalamak yerine, çevirmek bir de.

special thanks to:

sweet november
midnight in paris

25 Kasım 2012

nice kasımlara

sonunda doğum günü heyecanımı yalnızveyalnızca mutlulukla dolu dilekler eşliğinde geride bırakıyoruz. birilerinin "oh, bir sene rahatız" dediğini duyar gibiyim. işte o birileri ki, onlar olmasa olmaz. sine qua non. "iyi ki"ler yolda, ama önce:

her ne kadar vazgeçilmezim gibi dursa da bu özelim güzelim gün; kim kutladı, bu niye kutlamadı, trenin altında edebiyat defteri mi kaldı, bana jelibon borcu vardı küçük hesaplarına girmiyorum. ama madem dırdırdırdır beklentilerimi yükseltiyorum haftalardır, kutlayan nasıl kutladı, ona bakmadan geçmiyorum.

yalnız nice senelere/nice yıllara diyen güzel insanlar, keşke sessizce bir kenarda oturup, yanınızdan salına salına geçen o güzel kırmızı arabayı izleseydiniz, elinizi teknolojiden bu güzel dileğinizi yazdığınız süre boyunca uzakta tutsaydınız. içi boş bir nice senelere, içi dolu turşucuk seviyesine asla ulaşamıyor, unutmayınız.

öyle bir dilek ki içinde özne yok, nesne yok. sen yoksun, ben yokum, biz zaten yok. çok yaşamayı marifet bilmedikten sonra, hiçbir anlamı yok. senelerin geçsin de, nasıl geçerse geçsin, der gibi. yarın seni yitirebilirim kırılganlığından öylesine uzak, bir öylesine soğuk. ve yalnız.
http://meetjanejones.blogspot.com/2012/01/visne-suyu.html 

bugün 25 kasım. yılın en sevimsiz günü. yazdıklarımı önceden okuyanlar, beni yüzyıllardır tanıyanlar bilirler kasımın üstümde yarattığı ikilemi. bu ayla böylesine içli dışlı özdeşleştirebiliyorsam kendimi, aynı anda en heyecanlı en mutlu günümle, hüzün yumağını sıkı sıkı ve hiç de çaktırmayan bir uyum içerisinde içinde barındırmasındandır. nice seneler geçen o günün ardından eksikliğin artık yoklukla dolmasıdır. kasım bir başkadır.

ve özlemek en çok ona yakışır.


15 Kasım 2012

beklenti büyük




bugün hem hiçbir şey yetişmiyor hem saatler yavaş geçiyor. öyle tatlı bir ikilem ki canım nasıl isterse onu hissediyor. darısı başınıza.

yetişse de yetişmese de
uçak bizi götürecek yoksa bizi.

8 Kasım 2012

yalnızlık derken

eğer minik bir ara yaratabilirsem, bu adamın kitabını okuyacağım.


şimdi bu yazanların common sense değil de fact olduğunu nereden biliyoruz? sosyal bilimlerin çetrefilli yanı bu işte, bazen siz bile söylediğinize inanmıyorsunuz, elde istatistik olsa bile. yani bu amca inanıyor olabilir; ama benim elimdeki veriler bu sonucu verse, inanmazdım muhtemelen.

1. yalnız insanın neye güveni artıyormuş, anlamadım mesela ben. kendine mi? e artar tabii, başka kimsesi yoksa ne yapacak? ölsün mü güvenememekten kimseciklere. ama o zaman "elde var hüzün". fayda bunun neresinde?

2. yeniliklere açık olacak tabii. kendine kaç defa anlatabilir aynı hikayeyi? oturduğumuz yerde anı da biriktirmiyoruz, anlatıp pekiştirmiyoruz da. e o zaman? "abi geçen 4 demlik çay içtim sıkıntıdan." diye anlatmayacaksam niye yalnız kaldım ki o gün? ya da hadi mecburiyetten yalnız kaldım, onun üstesinden nasıl geleceğim başka türlü?

3. yaratıcılıktan ziyade yaratıcılığını konuşturacağın zaman yaratır, o da hünerlerini sergilemen için fırsatı artırır. ama sonunda yine paylaşma güdüsüyle kaynayacak kanın. yalnızdın, kitap yazdın, basılmasını istemeyecek misin? sırf seninle aynı hissetmesi muhtemel insanların kalbine dokunabilmek için bile vazgeçmeli yalnızlıktan.

4. kendine zaman ayır ayır nereye kadar? kahvaltıyı üç saatte yap, banyoyu dört. film izle izle. oku oku oku. yaz çiz boya. müzik dinle. uzan keyfine bak. sahilde yürü yürü yürü. çık gez toz. sonra uyu istediğin kadar, rüyalar gör. yağmurun sesini dinle. çalış çalış çalış. her biri için bir gün ayır. böyle geçirebileceğin maksimum bir aydır, fazlasını yapabilen varsa tek başına mutluluklar diliyorum tabii. başkaları yokken kendine zaman ayırmayı niye isteyesin ki? zaten varsın sen ve tüm zaman senin, ama yarım değil mi elma?

5. eğer yalnız kalmak güzel bir şeyse, bunun için nedenler sıralıyorsak hele, neden gerekçeler arasında doğru insanı bulmak var? doğru insanı bulmak, üstteki şıkları "e) hiçbiri" diyerek elemek değil de, nedir?

6. başkaları hayatımızdayken sorumsuzsak onlar zaten durmazlar ki bir süre sonra. o zaman, yalnızlık burada neden değil, sonuç. su faturasını yatırabilirim, diye sorumluluk almak için yalnız kalmaya gerek duyuluyorsa, orada sıkıntı büyük arkadaş. iş bölümünü öğren önce sen, yalnızlığın faydalarını sayacağına.

ha dersen ki korkularım var benim, kimseyi incitesim de yok, en iyisi kendime kalayım, mutlu olmak değil amacım, yeter ki üzmeyeyim. o zaman tamam. yani o da bu ara sınavlar var, iş güç birikti, rüya görürken bile vicdan azabı duyuyorum çalışmadığım için, diye.

ama öte yandan, ben değil miyim evde tek başına oturunca ders çalışamayan? blog'a takılan, yazan, okuyan, bir türlü oturduğu yerden kalkamayan, çalışmak için arkadaşını arayan teyzesine kurabiye yaptıran?

-eric amcamın durmuş demek ki- ama ben, kalbim atıyorken sağlıklı sağlıklı, neden aranayım ki yalnızlık sen aslında güzel misin diye?

sensizlik değil bahsettiğim, aman yanlış anlaşılmasın.

6 Kasım 2012

"nasıl"

dün derste blog okumanın cezası olarak öyle bir post okuduk ki bengito'yla, onun ağlaması benim ağlamamak için mükemmel geçerli sebebime saatlerce güldük. ceza bunun neresinde diyebiliriz tabii. ceza yazının kendisinde. arkadaş o nasıl bir şeydi öyle! bakın:


vividly demese iyiydi. zayıf noktamdan vurdu hınzır. bir de saçlar. neyse ki güzel bir şey söylenemeyecek kadar kısa benimkiler. ve what exaclty does it mean to be free ?  neyse buna hiç girmeyelim.

zaten bence günün asıl bombası, yazıyı okumamdan maksimum iki saat sonra, joy fm'de john lennon'ın "how" şarkısını ilk kez dinlemem ve bu ilkin dünle aynı güne rastlaması oldu. post-kahkaha-şarkı. aylardır en mükemmel anı, tam torunlara anlatmalık.

şarkının adına bak (inside joke var burada tabii ki yine)! öbür yanda, sözleri baş ağrısının ardından gelen uyku gibi. uyumazsam başım tekrar ağrımaya başlayacak, hem de bu kez daha şiddetli, biliyorum da konuşuyorum.

i won't be greedy this time, i promise. i won't let us down, break any rule we've created. i won't let you ... i won't let myself.

sonsuz otorite döngümde sınavlar yaklaşıyor, bakalım araya kaynayabilecekler mi.

sevgiler.

4 Kasım 2012

yorum farkı

"Every one interprets everything in terms of his own experience. If you say anything which does not touch a precisely similar spot in another man’s brain, he either misunderstands you, or doesn’t understand you at all."
— Aleister Crowley


*çeviri beceriksizliğimi hoş karşılayacağınızı umarak* diyor ki: herkes, her şeyi kendi tecrübesine göre yorumlar. eğer birinin beynindeki -tam anlamıyla benzer bir- noktaya dokunmayan bir şey söylerseniz; o, sizi ya yanlış anlar ya da hiç anlamaz. 

bu sözü anlamaya çalışırken bile bir deneyimimiz, anımız geldi aklımıza. bu demek oluyor ki söz kendi içinde oldukça tutarlı. peki başka?

ben hiçbir zaman senin ne hissettiğini tam olarak anlayamam. istersem/n en dikkatli kılığıma bürüneyim, kendimi düşünmeyeceğime söz vereyim; ama kulaklarımdan giren sesin yaşadıklarıma çarpmadan, onları itip kakmadan varamaz kalbime de, aklıma da. tıpkı senin beni hiçbir zaman gerçekten duyamayacağın gibi. her şeyiyle aynı koşulları, karşımızdaki için, hiçbir şekilde sağlayamayız. yani? biz; sen, ben, yefi ve diğerleri, hepimiz tekiz. yalnızız. özeliz. özgünüz. kendi küçük dünyamızda ne kadar sıradan görünürsek görünelim, aslında, asla tamamen anlaşılamaz, öğrenilemez, yaşatılamayız. sounds cool. başka?

tanıştığımız her kişide kendimizi arar, kendimizi görmeyi bekleriz. sırf kendimizi biraz daha yaşamak, kişiliğimizi biraz daha pekiştirmek için kurarız demek ki ilişkilerimizi. tekrarlara sarılarak hayata güçlü görünmeye çalışır, bunu başkalarının benzer deneyimlerini kullanarak yaparız.  o benim için "ben" olduğu kadar var, diyorum ve ben de o olduğum kadar kabul görüyorum onun hayatında. böyle bir durumda sevmeye, birbirinin aynı deneyimleri artırırken başlarız. onu kendimize, kendimizi ona benzetiriz ki anlayışlı olalım. ola ki giderse habersiz, o yüzden buna anlam veremeyiz kalırken. çünkü sevginin her basamağında onun "ben" olmadığını biraz daha bulanıklaştırır, "ben"le onu daha bütün gibi algılarız. başka?

biri çıkar karşınıza. sizde olmayan vardır onda. öyle zamanlarda onun, ne anlattığı ne yaptığı bir yer bulur sizin mantığınızda. "kanınız donar." bir çaresizlik hissi burkar içinizi, canınız acır. ama eylemsiz kalırsınız neler olup bittiğini yorumlayamadığınızdan. (bu söylediklerimi yorumlarken kendimden bir örnek vereyim.) açlık grevindekiler ve ben mesela. ben kendimi yok edecek kadar umutsuz olmadım ki hiç. iradeli bir umutsuzluk bu, üstüne üstlük. bir insanın geçen her günde kendine geri dönüşü olmayan maddi bir zarar vermesi, hele de bunu çözüm arayışının son evresi olarak yaşaması, çözümsüzlüğü "yaşadığı sürece" kabul etmemesi o kadar -nasıl ifade etsem bilmiyorum, daha önce hissetmediklerimden bile farklı olan bu hissi- denklem dışı ki benim için, eşittir varsa ortada bir yerde, ben onun iki tarafında da değilim. kendini bu denklemin dışında tutan yalnız ben olsaydım, 54. günde caydırıcı bir adım atılmış olurdu sanıyorum. ileride cevabını veremeyeceğimiz sorularla doluyor ceplerimiz. erik toplamıyoruz. ölen hücreler, yok olan insanlar biriktiriyoruz. "nasıl izin verdiniz?" diye soran torunlara pencereden dışarı sessizce bakarak kuşları göstereceğiz galiba, alakasızca. diyorum ya, bunu anlamamı sağlayacak en ufak bir an'ım bile yok hayatımda. soramıyor, cevap bulamıyorum. başka bir şey yok.

daha ne olsun?

3 Kasım 2012

izmir

eksik bir şey.

günün şarkısı bu oluverdi.

hem erzincan grubumu hatırlattı. oturup gitar çalsak bence bunu söylemek yakışırdı.
hem ilk kez dinledim, "aa ezginin günlüğü'nün gibi bu şarkı" dedim, sonra öyle olduğunu öğrendim. tahmin edebilmek hoşuma gitti.
hem de geçen gün "bir otobüsün en arkasında tek başına oturan enine çizgili kazak giymiş göbekli yorgun amca gibi hissediyorum." yazmıştım; bu şarkıda da dolmuş varmış, şirin bir raslantı oldu sanki.


ama günün ne idüğü belirsiz raslantısı 17 kasım'da candan erçetin konseri olduğunu görmem internette (üç aydır candan erçetin konserine gidelim diye kıvrandım ve konser doğum günümde mi yani?!). hem de bostancı gösteri merkezi'nde. halbuki ben biletleri çoktan aldım, işin kötüsü konsere değil. vardır bir hayır.