"Every one interprets everything in terms of his own experience. If you say anything which does not touch a precisely similar spot in another man’s brain, he either misunderstands you, or doesn’t understand you at all."
— Aleister Crowley
*çeviri beceriksizliğimi hoş karşılayacağınızı umarak* diyor ki: herkes, her şeyi kendi tecrübesine göre yorumlar. eğer birinin beynindeki -tam anlamıyla benzer bir- noktaya dokunmayan bir şey söylerseniz; o, sizi ya yanlış anlar ya da hiç anlamaz.
bu sözü anlamaya çalışırken bile bir deneyimimiz, anımız geldi aklımıza. bu demek oluyor ki söz kendi içinde oldukça tutarlı. peki başka?
ben hiçbir zaman senin ne hissettiğini tam olarak anlayamam. istersem/n en dikkatli kılığıma bürüneyim, kendimi düşünmeyeceğime söz vereyim; ama kulaklarımdan giren sesin yaşadıklarıma çarpmadan, onları itip kakmadan varamaz kalbime de, aklıma da. tıpkı senin beni hiçbir zaman gerçekten duyamayacağın gibi. her şeyiyle aynı koşulları, karşımızdaki için, hiçbir şekilde sağlayamayız. yani? biz; sen, ben, yefi ve diğerleri, hepimiz tekiz. yalnızız. özeliz. özgünüz. kendi küçük dünyamızda ne kadar sıradan görünürsek görünelim, aslında, asla tamamen anlaşılamaz, öğrenilemez, yaşatılamayız. sounds cool. başka?
tanıştığımız her kişide kendimizi arar, kendimizi görmeyi bekleriz. sırf kendimizi biraz daha yaşamak, kişiliğimizi biraz daha pekiştirmek için kurarız demek ki ilişkilerimizi. tekrarlara sarılarak hayata güçlü görünmeye çalışır, bunu başkalarının benzer deneyimlerini kullanarak yaparız. o benim için "ben" olduğu kadar var, diyorum ve ben de o olduğum kadar kabul görüyorum onun hayatında. böyle bir durumda sevmeye, birbirinin aynı deneyimleri artırırken başlarız. onu kendimize, kendimizi ona benzetiriz ki anlayışlı olalım. ola ki giderse habersiz, o yüzden buna anlam veremeyiz kalırken. çünkü sevginin her basamağında onun "ben" olmadığını biraz daha bulanıklaştırır, "ben"le onu daha bütün gibi algılarız. başka?
biri çıkar karşınıza. sizde olmayan vardır onda. öyle zamanlarda onun, ne anlattığı ne yaptığı bir yer bulur sizin mantığınızda. "kanınız donar." bir çaresizlik hissi burkar içinizi, canınız acır. ama eylemsiz kalırsınız neler olup bittiğini yorumlayamadığınızdan. (bu söylediklerimi yorumlarken kendimden bir örnek vereyim.) açlık grevindekiler ve ben mesela. ben kendimi yok edecek kadar umutsuz olmadım ki hiç. iradeli bir umutsuzluk bu, üstüne üstlük. bir insanın geçen her günde kendine geri dönüşü olmayan maddi bir zarar vermesi, hele de bunu çözüm arayışının son evresi olarak yaşaması, çözümsüzlüğü "yaşadığı sürece" kabul etmemesi o kadar -nasıl ifade etsem bilmiyorum, daha önce hissetmediklerimden bile farklı olan bu hissi- denklem dışı ki benim için, eşittir varsa ortada bir yerde, ben onun iki tarafında da değilim. kendini bu denklemin dışında tutan yalnız ben olsaydım, 54. günde caydırıcı bir adım atılmış olurdu sanıyorum. ileride cevabını veremeyeceğimiz sorularla doluyor ceplerimiz. erik toplamıyoruz. ölen hücreler, yok olan insanlar biriktiriyoruz. "nasıl izin verdiniz?" diye soran torunlara pencereden dışarı sessizce bakarak kuşları göstereceğiz galiba, alakasızca. diyorum ya, bunu anlamamı sağlayacak en ufak bir an'ım bile yok hayatımda. soramıyor, cevap bulamıyorum. başka bir şey yok.
daha ne olsun?
bu sözü anlamaya çalışırken bile bir deneyimimiz, anımız geldi aklımıza. bu demek oluyor ki söz kendi içinde oldukça tutarlı. peki başka?
ben hiçbir zaman senin ne hissettiğini tam olarak anlayamam. istersem/n en dikkatli kılığıma bürüneyim, kendimi düşünmeyeceğime söz vereyim; ama kulaklarımdan giren sesin yaşadıklarıma çarpmadan, onları itip kakmadan varamaz kalbime de, aklıma da. tıpkı senin beni hiçbir zaman gerçekten duyamayacağın gibi. her şeyiyle aynı koşulları, karşımızdaki için, hiçbir şekilde sağlayamayız. yani? biz; sen, ben, yefi ve diğerleri, hepimiz tekiz. yalnızız. özeliz. özgünüz. kendi küçük dünyamızda ne kadar sıradan görünürsek görünelim, aslında, asla tamamen anlaşılamaz, öğrenilemez, yaşatılamayız. sounds cool. başka?
tanıştığımız her kişide kendimizi arar, kendimizi görmeyi bekleriz. sırf kendimizi biraz daha yaşamak, kişiliğimizi biraz daha pekiştirmek için kurarız demek ki ilişkilerimizi. tekrarlara sarılarak hayata güçlü görünmeye çalışır, bunu başkalarının benzer deneyimlerini kullanarak yaparız. o benim için "ben" olduğu kadar var, diyorum ve ben de o olduğum kadar kabul görüyorum onun hayatında. böyle bir durumda sevmeye, birbirinin aynı deneyimleri artırırken başlarız. onu kendimize, kendimizi ona benzetiriz ki anlayışlı olalım. ola ki giderse habersiz, o yüzden buna anlam veremeyiz kalırken. çünkü sevginin her basamağında onun "ben" olmadığını biraz daha bulanıklaştırır, "ben"le onu daha bütün gibi algılarız. başka?
biri çıkar karşınıza. sizde olmayan vardır onda. öyle zamanlarda onun, ne anlattığı ne yaptığı bir yer bulur sizin mantığınızda. "kanınız donar." bir çaresizlik hissi burkar içinizi, canınız acır. ama eylemsiz kalırsınız neler olup bittiğini yorumlayamadığınızdan. (bu söylediklerimi yorumlarken kendimden bir örnek vereyim.) açlık grevindekiler ve ben mesela. ben kendimi yok edecek kadar umutsuz olmadım ki hiç. iradeli bir umutsuzluk bu, üstüne üstlük. bir insanın geçen her günde kendine geri dönüşü olmayan maddi bir zarar vermesi, hele de bunu çözüm arayışının son evresi olarak yaşaması, çözümsüzlüğü "yaşadığı sürece" kabul etmemesi o kadar -nasıl ifade etsem bilmiyorum, daha önce hissetmediklerimden bile farklı olan bu hissi- denklem dışı ki benim için, eşittir varsa ortada bir yerde, ben onun iki tarafında da değilim. kendini bu denklemin dışında tutan yalnız ben olsaydım, 54. günde caydırıcı bir adım atılmış olurdu sanıyorum. ileride cevabını veremeyeceğimiz sorularla doluyor ceplerimiz. erik toplamıyoruz. ölen hücreler, yok olan insanlar biriktiriyoruz. "nasıl izin verdiniz?" diye soran torunlara pencereden dışarı sessizce bakarak kuşları göstereceğiz galiba, alakasızca. diyorum ya, bunu anlamamı sağlayacak en ufak bir an'ım bile yok hayatımda. soramıyor, cevap bulamıyorum. başka bir şey yok.
daha ne olsun?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder