aileme ne düşkün olduğumu anlamak için benimle bir çay içseniz yeter. arkadaşlarıma olan bağım zaten ortada. onlarsız asla olmaz, apaçık. ama öyle biri var ki olabilecek en güzel köprü bu ikisi arasında. bir kuzenden en fazlası, en sıcağı, en yakını.
küçükken ben, ilkokuldayken, arada bir koli gelirdi bana. içinde rengarenk kıyafetler, bazen oyuncaklar; ama en güzeli yaşanmışlıklar. bir gün o kolilerden birinden silindir bir kutu çıktı, içinde el kadar soytarı tipli bir oyuncak -gülümsüyor- ve bir de kısa bir mektup. mektup "ablan" diye bitiyor. bunun benim için ne anlama geldiğini, hele o yaşta kalp atışımı nasıl değiştirdiğini anlatamam, anlatmayı beceremem ki.
neyse efendim. işte o günden beri hem oturup böyle yazmayı seviyorum hem mektup yazmayı, sevdiklerime. çünkü beni mektuptan daha çok mutlu eden bir iletişim yolu yok artık, çıtam o koliyle yükseldi. ondandır ki bir zamanlar her hafta mektup yazmayı ibadet gibi benimsemiştim, uzunca bir süre. daha samimisi olabilir miydi, hiç sanmıyorum. ve yine aynı sebepten hediyelerden daha çok heyecanlandırıyor yanında yazılmış not. çünkü yazı, hem özlem demek hem de elle tutulabilen duygular, gözle görülen, kokusu olan. ötesi var mı? (bir kuş cıvıldıyor)
aradan on yıldan fazla bir süre geçti. artık koli yok, çünkü aynı şehirde yaşamaya başladık. hayat çok güzel işte :) ve her ziyaretin ardından dolu bir torba üst baş getiriyorum, dolabımı doldurmaya. en son ne zaman kendime kazak aldım, hatırlamıyorum; çünkü bizde çok yaygındır annenin, teyzenin, kuzenin giymediklerini tarz edinmek. herkesin zevki aşağı yukarı aynı, olmasa da yapacak bir şey yok, o kıyafetler el değiştirmeli. tıpkı duygularımız gibi.
evet, bunca yıldır tek başıma hissetmiyorum hiçbir şeyi. her günümde, her dakikamda biliyorum ki biri var ki telefonun diğer ucunda, hatta şehrin aslında, kaçta ararsam arayayım mutluluğumu artırır, hüznümü dağıtır bir "canım"ıyla. en uzun dertleşmeler onunladır. konu seçiminde ayrım yapmadığım tek kişi, beni ne de güzel karşılıksız sevmektedir! karşılıksız derken, beklentisiz. yoksa daha ne kadar sevebilirim, bilmiyorum. kızı oldu diye kendi çapımda girdiğim kıskançlık krizlerini ancak o minik dünya güzeliyle "yumruk kardeş" olduktan sonra aştım. -evet içimin bir kenarında kıskançlık kırıntıları var benim de. "paylaşmak en zoru, sevdiğini", öyle der yefi-. onunla birlikte geçirdiğimiz zaman hiç yetmeyecek, farkındayım. ama varlığı yetiyor gülümsetmeye. sonra, bu bile yeter ki, diyorum. hem de nasıl yeter, "tamamlanmış" hissetmeme.
sen doğduğun, beni kardeşin gördüğün için ne şanslı olduğumu çok iyi biliyorum, bir kez daha hatırlatmak istedim canım esra ablam. sayende aştığım her şey için sana bir yıldız verebilsem keşke de görebilsen karanlık sayende nasıl korkutamayacak kadar uzak artık bana. iyi ki varsın da sensiz değilim. bunu dedirttiğin için bile sadece, çok teşekkür ederim.
küçükken ben, ilkokuldayken, arada bir koli gelirdi bana. içinde rengarenk kıyafetler, bazen oyuncaklar; ama en güzeli yaşanmışlıklar. bir gün o kolilerden birinden silindir bir kutu çıktı, içinde el kadar soytarı tipli bir oyuncak -gülümsüyor- ve bir de kısa bir mektup. mektup "ablan" diye bitiyor. bunun benim için ne anlama geldiğini, hele o yaşta kalp atışımı nasıl değiştirdiğini anlatamam, anlatmayı beceremem ki.
neyse efendim. işte o günden beri hem oturup böyle yazmayı seviyorum hem mektup yazmayı, sevdiklerime. çünkü beni mektuptan daha çok mutlu eden bir iletişim yolu yok artık, çıtam o koliyle yükseldi. ondandır ki bir zamanlar her hafta mektup yazmayı ibadet gibi benimsemiştim, uzunca bir süre. daha samimisi olabilir miydi, hiç sanmıyorum. ve yine aynı sebepten hediyelerden daha çok heyecanlandırıyor yanında yazılmış not. çünkü yazı, hem özlem demek hem de elle tutulabilen duygular, gözle görülen, kokusu olan. ötesi var mı? (bir kuş cıvıldıyor)
aradan on yıldan fazla bir süre geçti. artık koli yok, çünkü aynı şehirde yaşamaya başladık. hayat çok güzel işte :) ve her ziyaretin ardından dolu bir torba üst baş getiriyorum, dolabımı doldurmaya. en son ne zaman kendime kazak aldım, hatırlamıyorum; çünkü bizde çok yaygındır annenin, teyzenin, kuzenin giymediklerini tarz edinmek. herkesin zevki aşağı yukarı aynı, olmasa da yapacak bir şey yok, o kıyafetler el değiştirmeli. tıpkı duygularımız gibi.
evet, bunca yıldır tek başıma hissetmiyorum hiçbir şeyi. her günümde, her dakikamda biliyorum ki biri var ki telefonun diğer ucunda, hatta şehrin aslında, kaçta ararsam arayayım mutluluğumu artırır, hüznümü dağıtır bir "canım"ıyla. en uzun dertleşmeler onunladır. konu seçiminde ayrım yapmadığım tek kişi, beni ne de güzel karşılıksız sevmektedir! karşılıksız derken, beklentisiz. yoksa daha ne kadar sevebilirim, bilmiyorum. kızı oldu diye kendi çapımda girdiğim kıskançlık krizlerini ancak o minik dünya güzeliyle "yumruk kardeş" olduktan sonra aştım. -evet içimin bir kenarında kıskançlık kırıntıları var benim de. "paylaşmak en zoru, sevdiğini", öyle der yefi-. onunla birlikte geçirdiğimiz zaman hiç yetmeyecek, farkındayım. ama varlığı yetiyor gülümsetmeye. sonra, bu bile yeter ki, diyorum. hem de nasıl yeter, "tamamlanmış" hissetmeme.
sen doğduğun, beni kardeşin gördüğün için ne şanslı olduğumu çok iyi biliyorum, bir kez daha hatırlatmak istedim canım esra ablam. sayende aştığım her şey için sana bir yıldız verebilsem keşke de görebilsen karanlık sayende nasıl korkutamayacak kadar uzak artık bana. iyi ki varsın da sensiz değilim. bunu dedirttiğin için bile sadece, çok teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder