28 Aralık 2011

Rivayet

"Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm"

Bir kitap yazıyor yazar, istiyor ki birileri alsın okusun, yazdıklarını beğensin, hayal gücünden etkilensin. Bir piyanist çalıyor, bir adam şarkı söylüyor. İkisi de iddialarıyla sahnede yer alıyor, sesi çıkan, ses çıkarandan daha az alkış alıyor. Ben bu blogda karalıyorum bir şeyler, biri açar okur da bir yazdığımı, sessizce yer değiştirir içinde bir şeyler diye umuyorum. Evet sevgili okur, bekliyorum ki benim varlığım senin hayatında bir değişikliğe ön adım olsun, küçük ya da büyük bir artı yavaşça sızsın hayatına. Biz varız, sen ben değil, biz hepimiz buradayız, bu dünyada. Sen ve ben arasındaki boşlukları doldurabilmek için uğraşı didiniyoruz. Tam da bu sırada, birbirimize saygı duymak neden fazla geliyor ki yapılması gerekenler listemize?

Bazen yapmayı istediklerimiz yalnızca sözde hayat buluyor. Herkese saygı göstermek, örneğin... Aklımdan geçirirken bile "Herkes saygıyı hakkediyor mu ki?" diyorum. Saygı hak edilen bir şey mi? Ya da bir başka açıdan bakınca, dünyada herhangi bir duygu var mı ki hakkedilmeden bir insana sunulabilsin, insan olduğu için?

Öncelikle "hakketmek" derken neden bahsediyorum, onu açayım. A right to be respected vs. to deserve to be respected. Bu yazıya başladığımdan beri aklımda ikinci tanım var. Yani, what if s/he doesn't earn my respect? To earn, really? İçimdeki iyiliksever diyor ki, bu dünyaya iyi kötü bir şey katıyoruz her birimiz, sırf bunun için bile herkes değerli. Öte yandan biliyoruz, ne yazık ki görüyoruz ki, birilerinin kattıkları sadece diğerlerinin emeklerinin yıkımına neden oluyor. Bu noktada bizim yerimiz nere olmalı? There (let's choose a lady) she doesn't earn respect but does it mean she's not a human being anymore? Because I said that a person is worth being respected for whoever she is.

Saygı konusunda biraz karışığım, evet. Daha kimin bu duygu için layık olup olmadığı konusunda belirli bir fikrim yokken, bir adım ileriye götürüyorum sorumu: Birine saygı duyduğumu göstermenin yolları neler? Kesin çizgilerimiz var mı benim göremediğim? Bizden küçükse onu dinlemek, söylediklerine kulak vermek; yaşıtımızsa ona kibar davranmak ve varlığının bir anlam ifade ettiğini hissettirmek (bu saygı mı gerçekten?), "seninle benim ortak bir yanımız var: insan olmak" mesajı vermek (sürekli bir mesaj verme zorunluluğu mu var, nedir?), büyüğümüzse "siz" demek. Bunlar değişen normlar artık, çok şükür. Babasının yanında evladını kucağına almaktan utanan anneler-babalar yetişmiyor artık toplumumuzda. Bacak bacak üstüne atmanın, koltukta uzanmanın saygı anlayışında kendine nasıl yer bulduğunu anlayamadan ben, onlar da yok olup gidecekler umarım. Ya "siz" demek? Burada her şey dilin özelliklerinde bitiyor. Bir you'muz yok ki tutunup geçinelim. Vous. Bö.

"Kadri pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım." Çıkış noktam bu. Genel Kurul öncesi, kurulun yapılacağı binanın önünde toplanıp, öğretim görevlilerinin ellerine bildiri verildiğinde oradaydım ben de, hakkını arayanlar arasında. Her şeyden önce, bir yere bağlı hissetmek, içinde bulunduğun ortamı durumu sahiplenmek nasıl hissettiriyormuş insana, onu tadar gibi oldum. O kadar unutmuşum ki lisemde, yurdumda, İstanbul'da yaşadığım yıllarda bu hissi! Fenerbahçeliler Taksim'de politik nedenler için toplandığında kalp atışlarını düzenleyen o sistemin, "sarı-lacivert-adalet-tutku" dörtlüsünün neye benzediğini anlar gibi oldum. İddialı konuşmak istemem, ben ki slogan atmamak için düdük çaldım uzunca bir süre.

O güne dair önemli detaylar var vermem gereken. Şeyma'nın anlamsızca içeride tutulmasını protesto etmek için toplanmıştık. O kadar çaresiziz ki (biz dediğim sen, ben, o -herkes), herkes kendi başına o kadar etkisiz ki umudu bir olmakta arıyoruz, fena mı? Şeyma'nın başına gelen bu haksız tutumun cezalandırılması gerektiğini, her şeyden önce Şeyma'nın cezalandırılacak bir suçu olmadığını birlikte savunuyoruz. Biz: birtakım öğrenciler, öğretmenler. Onlar içeride, sesleri çıkmıyor artık, çıkamıyor. Onlar: Şeyma, Cihan, diğerleri ... Duyulmasını umduğumuz bir basın açıklamasının ardından Genel Kurul için saflarımızı aldık, orada atıldı işte sloganlar. Derken Rektör Kadri'yi eleştiren tonumuzu sloganlarda gördüm. O an ne kadar rahatsız olduğumu anlatamam. Orada, bizim bağıra bağıra Kadri diye adıyla sloganlar attığımız insan, yıllarını öğretime vermiş, bir yerlere gelmiş, rektörlük gibi nispeten önemli bir ünvana sahip bir insan, bir hoca, yaşça büyüğümüz biri sonuçta, diye düşünerek. Orada birkaç kişiye derdimi anlatmaya çalıştım, böyle yapmayalım, dalga geçer gibi, saygısızlık etmemize gerek yok, seviyeli seviyeli protesto edelim işte, ne güzel dedim. Cevap veren arkadaş o kadar kibar ve olumluydu ki, söylediklerime itiraz ederken bile yüzünde samimi bir gülümsemeyi korumayı başardı. "Ama biz burada eylem yapıyoruz sonuçta, eleştirmeyelim mi hiç?" dedi. O an hemen "saygılı olalım" diyen yanım atağa geçti, ortam beni mutlu etmeyi bir anda bıraktı ve ben derse gittim.

Sonradan düşününce öyle tuhaf geldi ki! Benim bu "saygı" mantığım insanlarda olsa, mizah diye bir şey kalmaz, yıllardır okuduğum Uykusuz, Penguen var olamazdı. Orada Kadri diye slogan atınca saygısız mı olduk? Bu bakanların yüzüne yumurta atmakla aynı şey değil, o an bunun bilincine varamadım, itiraf ediyorum. Agresif bir tutumdansa, espriyle yoğrulmuş bir ifade tarzı daha taktir edilesi değil mi? Bence öyle,  artık.

Kendimi kendi içimde yenmek nasıl haz verdi, tarifi yok.

Darısı başınıza,

Kendimizi körleştirdiğimiz doğrularımızı sorgulayacak gücümüz olması dileğiyle,

Gökçen

15 Aralık 2011

Savul

Sessiz sakin bir anlatımla hem kulağımıza hem aklımıza hem de yüreğimize hitap etmeyi başaran Şafak Pavey'e mecliste olduğu için teşekkür edelim bugün birlikte. Kısa ama etkili anlatımın -10 dakika- anlamını bize yaşattığı için sağ olsun var olsun.

Tüm sevdiklerimiz hep sağ olsun var olsun. Ben bugün çevremdekileri sınadığımın farkındayım hırçınlığımla. Hepsi Merkür'ün Venüs etkisini azaltmasından kaynaklanıyor ya da yatağım ve yastığımla yaşadığım büyük aşkın her sabah alarmlarla sabote edilmesinden. Özür dilerim seni üzdüysem, demiş biri, arkadaşıma katılıyorum.

Planlı hayatım tüm hızıyla planlarda boğulmaya devam ediyor. 100 yıl sonrası için plan yapmama ramak kaldı; sanki setting hep aynı kalacak. Teoman demiş "her şey değişirken yalnız biz aynı kaldık." Halbuki her şey değişirken nasıl aynı kalabiliriz ki? Nereye kadar? Korkularım dilime gelmeyecek kadar büyük bugün.

Savaşa hiç gerek yok.

Yerli kalın.

11 Aralık 2011

Şaka

Trendeki sevgili,

Midemde bir bulantı. Kussam miden bulanır diye korkuyorum.  Seni incitmek istemem bilirsin. O yüzden sevmedim seni. Şimdi sevsem ne olacak? Koşacağım yanına, paldır küldür bir kalp atar da atar sonra, derken ellerin yüzümde gezer gezer durur ve ayaklarım geri geri gider de gider. Yani şöyle ki ben seni sevsem, sen beni sevsen de, ikimiz de bizi sevemeyiz aynı anda aynı oranda. Yani mümkün değil sevgi, ayaklar altında. Sen dersen ki ben varım, bil ki ben yokum. Anlayacağın davul bana buradan iyi güzel, sana da tavsiye ederim. Yargı yok, önyargı, arka plan, hiçbir şey yok bunu yazarken. Demem o ki kuşlar bile arka arkaya geçiyor rahat uçmak için. Doğada böyle örnekler varken neden bu çaba, elimi tutmaya? Halbuki tam burada bıraksak, sen bana gülümsesen, ben sana gülsem, şakalarda yalanlarda yitsek gitsek tozpembe, pespembe, simsiyah, her neyse. Gitsek diyorum, acelemiz olmadan, koşmadan, konmadan. Sonuçta kuş değiliz biz, az önce okurken öyle dediğini duyar gibi oldum da.

Parmağım kopsa bakamazsın, için bir tuhaf olur kan görünce. Kalp kırmanın farkı ne? A, doğru fark yok, o zaman da bakamıyorsun, bir an unuttum. Oh kırıldı kalp, hop başka bir adımda, benden uzakta. Olmadı bu. Trene bindin diye çok uzağa gideceğini sanıyorsun, yanılıyorsun. Hep bir son durak var. Zaten dünya yuvarlak, dönsen dolaşsan, yine dönsen, kendi etrafında, dünya etrafında, ay, güneş.. bir topaç gibi, çocukçasına. Bil bakalım ne olacak? Artık göremezsin beni, gözlerin bulanır da. Biter an, anılar yan yana gelince. Ne mutlu sevmedim diyene. Gelmek istediğim yeri anlamışsındır. Uzun zamandır dönüp duruyorum ben de.

Sanma ki şu an seni görüyorum.

Başım dönüyor, dünya gibi, hatta ondan hızlı. Midem bulanıyor. Kussam miden bulanır diye korkuyorum. O yüzden sen iyisi mi inme trenden. El salla yalandan, tanışmadan biz, git. En yalanı, en güzeli.

Bir duraklık sevgi duruşuna davet ediyorum seni,

Sözleri bilmesen de mırıldan yalandan,

En masumu.

G.

8 Aralık 2011

Tutmadığına inanalım


Sevgili Akrepler  dün olduğu gibi,  Ay-Boğa burcu enerjisiyle yeni bir güne daha merhaba demekteyiz.  Güzelliklere sahip olmak isteğiniz yüksek olduğu  bugün, maddi açıdan  rahat bir yaşam sürmek ihtiyacınız  yoğundur. Paraya oldukça önem vereceğiniz  için, elde etmek adına gereken ne varsa yapmak isteyebilirsiniz. Ev sahibi olmayı istemek, güzel bir araba, iyi bir şekilde giyinmek, cebinizde isteklerinizi almaya yetecek kadar gücünüz  olmasını dilersiniz. Durumunuz bütün bunlara müsait olmaması halinde gerilim duymanız gayet doğaldır. Fakat enerjileriniz bugün oldukça rahat akacağından kendinizi dengeleyerek bunun üstesinden gelebilirsiniz.

Ayrıca günlük enerjiler altında maddi konularda girişim arzunuz  yükselebilir. Bazı kişilerle bir araya gelerek kafanızın içindeki projelerden bahsedebilir, ailenizle uyumlu ilişkiler kurmaya çalışabilirsiniz. Ebeveynlerle ilişkilerin temelinde paylaşım duygusu yoğundur. Evli olanlar eşleri sayesinde maddi güvenlik içinde olduklarını düşünebilirler. İlişkilerinizde arzu ettiğiniz en önemli unsur, güvenliktir. Duygusal ve finansal açıdan güvende olduğunuz hissetmek size apayrı bir zevk verecektir.


---

Bugünkü falım böyle. Sevgili İremSu Mynet'ten duyurdu, güzel atmış; ama bu kadar maddiyat bana fazla anacım. 

Yolculuk nereye?

6 Aralık 2011

Üniversitelim

Dünya bir küçük, bir küçük, hep küçük. 135412317824619857 milyonluk İstanbul'da ilkokul arkadaşımla bir pasajda karşılaşmak kadar küçük. Karşılacak kadar, değil, karşılaşmak kadar, evet. İşte tam da bu küçüklükte "yeni" kavramı gittikçe bulanıyor; sanki patates kızarttıktan sonra yağı tıkanmış lavaboya dökmüşüm. Kızartma yağı kim, lavabo neyi tanımlıyor, açıklayamam sorsan. Çirkin bir benzetme oldu farkındayım; ama durumu iyi betimledi sanki, bulanıklık açısından. Ne diyordum? Ha dünya, dünyam benim, minicik olan. Sanki 4(4 ideal) insan var toplamda, kimle tanışırsam tanışayım o büyüyen halkada ortak arkadaşımızın yanında buluyor o yeni kişi kendini. Amerika'da okusam durum böyle olmayacaktı muhtemelen, dünya hep küçük; ama yine de iki okulum da birbirini çok güzel besler özellikte. İsveç olsa hele, çok farklı olacaktı. (Dı dınn! Bir hayal kırıklığı efekti verildi gong sesiyle!) -Yok be, ne alakası var. Şu an iç huzurumu, görmediğim fiyordlara bile değişmem. Prag'a belki. Kiddin'.

Okul demişken! Dünyanın en ortalama öğrencisi olma çalışmalarıma son hız devam ediyorum. Bugün derste sıkıntımı gidermeyi ilk mülakatımda neler konuşacağımı düşünerek geçirdim. Her şey not değil, diye klişeyle de girmedim hayalimde söze. Amacımın dünyayı kurtarmak olmaması beni nasıl rahatlatıyor, nasıl! Yakmayan güneşin altında ben, bir hamakta sallanıyorum, amacım olmayınca. Şu dünyanın güzelliğine bak. Senin aklına yatmadıysa bırak zaten, benim fikrim.

Babamla girdiğim iddiayı en iyi şekilde kazanmış olmanın gururunu taşıyorum. Düşük not almak bir insanı ne kadar mutlu edebilirse, ondan daha mutluyum.

Bu mutlulukla kahkahalarım yine benden yüz adım önde yürüdü bugün, ne tuhaf! Binaları, yolları, kulakları bana hazırlıyorum kendimce. Keşke bugün otobüste önümde oturan amcayı da hazırlasaydım önceden. Babamın komiklikler yapacağını tahmin etmemiştim; sessiz, uslu bir cici kız olup (sessiz ve uslu birbirini pekiştiren sıfatlar -dikkatinizi çekmek istiyorum.) güzel güzel otobüste gidecektim. Ta ki babam sağ olsun kopup, öndeki amcanın kulağına eğilip bir kahkaha patlatana kadar! O bakışı unutmam için birkaç güne ihtiyacım var. Unutamam, demiyorum, çok net unutacağım çünkü. Neleri unutmuyor insan? Laflara bak, büyümüş de küçülmüş.

Bugün tavlada şanssızdım. Bir onda vasat olmak koyuyor.

Bak şu Joy Fm'e. Mr. Curiosity çalıyor. Bu şarkıyla başlayan bir değişimin etkisindeyim ben hala. Lisenin ortalarından bu yana içimde fırtınalar kopartan sıradanlık dalgasının etkileri hala açık bir şekilde görülebiliyor. Life is a mistery. And wonderful. -totally ordinary. and you know it. (kız hırsla odadan çıkar. sonra dünyanın en güzel sarılma sahnesi.) I tried.

Umudun kanadında tek kişilik yer varmış. Senin olsun bugün.




5 Aralık 2011

Vohu vohu

Sevgili okur,

Bugün bulutlar üstümüzden hızlıca geçti. Her gün yürüdüğüm yerde sıcaklığın şehrin normalinden 4 derece düşük olması, rüzgarın 4 km/h daha hızlı olması beni üşütmedi değil. Yüzleşmek istemediğim gerçekler bunlar. Tavla turnuvasından elenmek gibi. Okumam gereken tonlarca tonlarca sayfa olması gibi. Güzel, mavi kuşumuzun, biz annemle telefonda konuşurken ölmesi gibi.

Kokuyla ilgili korkularım var. Boka basmak, boka basan birinin yanında oturmak, tuvalette kilitli kalmak (bu hayata dair en büyük korkum sayılabilir), otobüste ter kokan birinin yanına oturmak, anneanne kokusunu alamayacak kadar grip olmak, morla yeşilin kokusunu ayıramamak vs. vs. Duyu organlarımı baz aldığımızda, bu en hassaslaştığım konu diyebiliriz, yine de bu konuda kesin bir yargıya varmak mümkün değil.

Tırnaklarım bitti, parmaklarım, dudak içlerim de. Yemek için daha vitaminli besinlere yönelmenin vakti geldi geçiyor. Neyin kafasında bu kadar stres yaşıyorum, küçük bedenim bu kendini germe seromonisinde küçüklüğünü nasıl yitiriyor acımasızca, yukardaki benden iyi bilir. Çünkü o bazen bizim bilmediklerimizi bile biliyor.  Al bu da aliterasyon örneği olarak cebinde kırıntı kalsın.

Bir de bardakla kupayı karşılaştıracağım, yoksa içimde kalır. Yurttaki dünyamda bardaklara, cama, çerçeveye nasıl yer yoksa; İstanbul'a verdiğim arayla seramik hayatımdan öyle çıkıyor. Ne saçma sapan bir cümle oldu, düşük bile demez gören. Neyse. Evde elima almam kupa falan, midemi bulandırıyor öyle kalın olunca dudak kısmı. Ya da dışarıda. Cam seçeneğim varsa gözüm kupa, fincan görmez. Halbuki yurtta öyle mi? Sıcacık çayım en çok büyük kupalarıma yakışır. Bence bunun nedeni de tek başımayken ikinci çayı hiç içmemem. Çayın tadı muhabbetinde sonuçta, azizim. Aziz demişken, bugün haberleri okudum mu hatırlamıyorum.

A bakınca hatırladım, sabah radyoda dinledim. Annesini görünce her şeyi anlatan PKK'lı biraz tuhafıma gitti, ne yalan söyleyeyim. Zaten adını, kodadını her şeyi söylemek ne kadar doğru, o da meçhul bence; ama her şeyin ne olduğunu kim ne biliyor ki böyle bir haber başlığı atılıyor, komik.

Hiçbir şeyle her şey arasındaki çizgi dahi-deli arasındaki kadar ince mi ki?

Sağlıklı dakikalar.

4 Aralık 2011

Yarım elma gönül alma

Beyoğlu'nun kalabalığında kahkahalarım, arkadaşlarım ve ben yürüyoruz. Kan var. En güzeli bu üçlünün ahengi. Stressiz, sonrasız, tam yaşamalık. Kan var. Derken bir şair çıkıyor karşımıza, sözü var sesi yok. Sesini duymak istemezdim ben zaten. Biri hariç (değil demek isterdim). Kadının okuduğu şiirlerde kan daha çok var; çünkü o uçurum diyor, tepe diyor, beni benden alıp şairle tanışmaya götürüyor. 
Sonrası, bir sis bulutu zaten, kokusu beni közü seni yakar. O dumanın ardında bir geçmiş görüyorum, neyin kaynağı desem, hangi adın altında umudu, hüznü, birliği birleştirsem; derse on kala bulunacak söz değil. Gel ona dost diyelim şimdilik, klişenin de güzel olacağına inandıralım kendimizi. Sıradanlığa duyduğum hayranlığı bozmaya çalışma Cemal Süreya, sözlerin farklı olabilir, gel gör ki sen de ben de aynıyız. Artık sen de ben de iyi biliyoruz, İstanbul ağırbaşlı bir kent değildir. Ne sözünü esirger ne acır misafirine, eşine, dostuna. Sallar geçer şöyle bir, 134 araba kafa kafaya verir de durduramaz heyecanını. Öte yandan şehre niye atıyoruz bütün yükü, onu bilemedim. İnsanlarında, fazlalığında asıl sorun. Herkesin farklılığında. Hani mozaik parçaları elimizde; ama hiçbiri olması gerektiği yerde değil sanki. (Bu mozaik benzetmesi beni gerer oldum olası, bulan arkadaşla tanışmak istiyorum!) Herkes bir şeye değiyor burada. Sen kalbime değdiğinde benim içimden bir Roadrunner geçiyor. Hoba. Ben buna değerim, dediğimde aklıma bir balon geliyor, yükseklere uçanından, sonra kaybolup gidiyor koşup yakalayamayan bir dede ardında.

Kim olursan ol, önümden geçersen Belma Sebil koyacağım adını, orijinallik benim neyime?





1 Aralık 2011

Zahmet oldu



YAŞAMAYA DAİR
 
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.
                                                                                     1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
              bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için,
                               diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
                                                                      1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...


Nazım HİKMET
                            


İyi ki doğan güneş aynı, saba makamının hissettirdikleri, Nutella'nın tadı.. Bu güvencelerin yanında zamanın akması güzel, değişmek, değişime ayak uydurma çabaları sürekli, belki bıkarak usanarak; ama severek olabildiğince.

Yeni bir ay, yeni bir gün. Yılın son ayında umudun hep yanımızda olması dileğiyle.


Not: Romatiğe bağladım yine, ödevlerden midir, işten güçten midir, yorum yapmadan öylesine şiir koymanın utancından mıdır nedir; ama önemli olan insanlık tabii. Sevgiler.


30 Kasım 2011

Ne kafa ama

Aslında ben yoğum.

Dar alanda kısa paslaşmalar. Keşke bu filmi izleseydim, şu an bir yerden hayatıma bağlayabilirdim gibi hissediyorum. Yapmam gerekenlerin altında resmen eziliyorum. "Yapılacaklar listesi" defterimde hiçbir şeyin üstünü çizemiyorum (yapıldığını kendime bu şekilde gösteriyorum.) kolayca. Bir iş de 4 dakika alsın, değil mi? Ama yok. 4 saat telefonda konuştum bugün, güzel güzel anlattım güzelim projemizi; ama herkesin bir limiti var azizim.

Bugün çok günlük yazma havamdayım, ne ayıp. Dinlenmek için bu yolu seçtim çünkü, bugün kelimelerle yeterince haşır neşir olmamışım gibi. Railroad'ların ekonomik sistemleri nasıl etkilediğini falan öğrenesim yok, mecburiyetler var.

Bir de insanlar sorumluluk almaktan neden bu kadar kaçıyor, o var. Güzelim toplumumda hayır işi yapmaktan korkuyor ya insanlar, içim parçalanıyor benim burada. Üzülüyorum; çünkü hep korkuyoruz, adalet sandığımız tuhaf sistemden. I've had enough of it today though.  Konuşmak istemiyorum.

Bugün yine şirin bir tesadüf oldu."Düşünme dünyanın mevcut haliyle yüz yüze geldiğinde bir hoşnutsuzluğa kapılmıyorsa felsefe de olmaz." demiş Alain Badiou. Başta Alain de Botton sandım, bir daha okudum, sonra fark ettim ki bu amca başka. Derken akşam yemeğinde bir öğrendim tam olarak bu amca yarın bizim okulda konferansa geliyormuş. Dünya ne küçük.

29 Kasım 2011

Olsun varsın

Toplam 4 saat uyumuşum gibi hissediyorum. Hatta, ona rağmen, gün bana yetmemiş sanki. 

28 Kasım 2011

Önümüzde Barbaros

Aerosmith- I don't wanna miss a thing.

Bu şarkı kime gideceğini biliyor, benim yollamama gerek yok.

Private Residence

Hey Jude,
don't make it bad
take a sad song
and make it better.


The most innocent way to make something better is declared in this song.

Joy fm bugün benim için çalıyor. Bense her şarkıyı sevdiklerime yolluyorum içimden. Hey Jude, sana gelsin.

Bir de Eksen'in benim için söyledikleri var:

"Look, let me explain something to you. Uh, I'm not Mr Lebowski. You're Mr Lebowski. I'm the Dude. So that's what you call me."

The Big Lebowski. Oldyboy'la aynı zamanlarda seyretmiştim, şu an ikisinin beynimde birbirine çok yakın iki çekmecede depolandığından eminim. ("Beyinde depolanma" bilgisinin Why Why Family'deki bilginin ötesine geçememesinin, aldığım ve kaldığım Neuroscience dersinin yalnızca kalbimde yer etmesinden kaynaklandığını belirtmeden geçemeyeceğim. Ne saçma uzunlukta bir cümle.)
Dude, ne rahat adamsın sen. Bir özeniyorum, bir özeniyorum ki sorma. Halının ne kadar değerli olduğunu biliyorum.
Benim için de .. Bulamadım şimdi bir nesne. Zaten o senin özelliğin, öyle değil mi?

Adele'in Someone Like You'su çok iyi ya(bu ona gelsin). Ergenlik dönemi şarkılarım gibi. Kelly Clarkson'dan Because of You'yu dinlerken kıpraşan taneciklerin hareket ettiğini hissediyorum. Bu arada "tanecik" orada tuhaf durdu; ama içimde hareket halinde olan o "şey"in dilimizde bir karşılığı yok ne yazık ki. O kelimeyi bulma görevini Metis Yayınları'na vermek istiyorum. Niteki kendileri bu seneki takvimin temasını "Olmayan Kelimeler" olarak belirleyip kalbimde çok hoş bir yerde, medieval europe tahtı kurdular. I'm sure they imitated. N'alaka şimdi.

Bugün ergenlik yıllarıma dönesim var. Erkeklerin constant phallic symbol arayışları, anlamsız, hiçbir zaman komik olmayan şakaları, karşı cinsle arkadaşlığın zorlaştığı o çirkin dönemi resmen özledim. Bacaklarım bu dönemde mi büyüdü? Yoksa hep mi şişkoydular? Bu sorunun cevabını bayağı merak ediyorum. Bir de tayt giyiyorum akşamları utanmadan. Dünyanın en komplekssiz insanı oluyorum birkaç saatliğine, huzuru buluyorum.

Bugün derste blogumun ne üzerine olduğunu anlatmaya çalıştım ve tabii ki olmadı. Sıkıntılı tabii benim için kesin cevaplar vermek.

Sayfalar beni bekler, otobüs seni.

Sevgiler.


27 Kasım 2011

Resimdeki ressam

"Hangi ressam eserleri yok olurken kendi hayatta kalmak ister?"

diye yazmış Amin Maalouf. Büyük konuşmuş.

Amacımız dünyayı güzelleştirmek mi, güzelliği sabitlemek mi? Tabii öncelikle bir amacımız olup olmadığı sorulmalı. Neyse, varsayalım ki var. Bu ikisinden tamamen farklı bir şey değil. Yani, kan koklamak olsun, dünyanın en büyük pul koleksiyona sahip olmak olsun ya da iyice solumuzda duran şu manzarada çürümek olsun.. Bunların hiçbiri seçeneklerin arasında durmuyor. Ben bu yazıyı yazarken, belki birinin kalbini ritmi değişir saniyenin onda biri için diye umuyorum. (Ciddi miyim?) Nasıl ki ben o dövmeye baktığımda kuşların konduğu yerde kanat çırptıklarını hissettiysem; belki biri benim yazımı okurken amaçsızca mutlu olur, diyorum içimden -şimdi dışımdan-.

Konumuza geri dönecek olursak, hiç dönemeyiz; çünkü bu soruyla yola çıkınca  girdiğim tüm arayolların çıkmaz sokak olma özelliği var. Ben bir okur olarak, Sabahattin Ali öldüğü için üzülmüyorum. O ki Kırlangıçlar'ı yazmış, fazlasını yapıp kalbimizi durdurmasına gerek yok. Elimde Kürk Mantolu Madonna'nın ilk basımı olunca eskisi kadar kesin konuşamıyorum aslında. İlk basım öyle heyecan uyandırıyor ki! Ah diyorum, Sabahattin Ali, yaşasaydı, yazsaydı, hangi basımevinden çıkardı acaba kitapları? Düşünebilecek son şey bu değil, inan güzelim okurcum.

Güzelliğin sabitlenmesi mümkün değil, göreceli bir kavram olduğundan. Bir şeye, etrafındakilerle karşılaştırmadan "güzel" demek -zaten- her babayiğidin harcı değil. Oysa ne tuhaf, insanın güzel olanı kendi içinde hissedemiyor olması, beğenilerini hep "diğerleri"ne göre belirlemesi. Norms of society demeyelim ama, bu bence gerçekten ondan farklı ve üzücü bir durum. Yani sanatta sağına soluna bakıp  güzel çirkin demek bana tuhaf geliyor. İstanbul Modern'de bundan yıllar önce bir sergi vardı, orada yüzlerce resim arasında mini minnacık bir tablo. Adını şimdi net hatırlayamadığım harika bir resimdi. "Kaçacağı öyle ya da böyle kesin olan ..." dedim ya, tam hatırlayamıyorum. Resmin ortasında bir ip var, gökyüzündeki uçurtmanın ipi. İki kişi tutuyor ipi, biri ipin bir ucunda, diğeri ipin uçurtmanın kendisine yakın olan tarafa doğru, ortada. İkisinin de ayakları yere basmıyor. Boşlukta onlar uçurtmaya tutunmuş, uçurtma da onlara. Düşününce, ona güzel demek için, karşılaştırmaya gerek var mı? Önünde durduğumda "hissettim", daha ne istiyorum ki?

Dinleyen, okuyan, gören olunca biz; yapıtın sahibi yapıtın kendisi kadar önemli olmuyor, bu bir gerçek. Janis'i tanısam, Piaf en yakın arkadaşım olsa, Cemal Süreya şiirlerini benim için yazsa bu kadar etkilenir miyim onlardan? Sanmıyorum. Onları güzel yapan beni hiçbir zaman tanımayacakları halde, -hatta daha ben doğmadan- duygularımı bilmiş, beni anlatabilmiş, içimden geçeni sesli ifade edebilmiş olmaları.

Gel gelelim.. Bu dediklerim resmi görenin düşünceleri. Ya ressam? O da resim yaparken böyle mi düşünüyor? Güzelim okur'cum, senin yazdıklarımı okuman çok güzel. Hatta şu an ömrümün son ayında olduğumu bilsem sadece yazarım, bildiğim hissettiğim ne varsa; ama sonra bana derlerse ki yazılarını yak, sen bir ay daha yaşa, işte orada susarım. Gerçekten bilemedim ki... Ne desem?



26 Kasım 2011

25 Kasım 2011

Katroyandasen

Özel günler haftalar takvimi gibi kızım evelallah. Geçen hafta bugün ben tee İsveç'in soğuk ikliminde bilimum beyin hücremi bıraktıktan sonra, canım İstanbul'un karıyla soğuğuyla biz içindekileri kocaman sevgiyle sarmalamasını hayretle izliyordum, J'adore penceresinden bakıp. Geçen sene bugün kutladık doğum günümü, tesadüfe bak sen!

25 Kasım'ı takvimden atmanın bir yolu olsa. Olsa şöyle bir yol. 17 Kasım doğum günü, 24 Kasım öğretmenler günü, 26 Kasım 25 Kasım'dan kurtulma günü. Oh, mis! Böylelikle yapay zamanda gerçek acıların hatırlanma zaruriyeti ortadan kalkar. Bu mevsimde çiçekler açar mı, kuşlar cıvıldar mı bilmiyorum; ama o serin rüzgarın kalbime dokunacağı şüphesiz, günün yok edilse bile takvimlerden. Zaten bu noktada farklı bir boyut kazanıyor durum: sen yoksun, gün yok, anılar da yok. 25 Kasım gidince senin yokluğun da giderse, sen tamamen mi çıkacaksın hayatımdan? Sen tamamen çıkarsan ne olacak? Koca bir ergenlik sürecinden bahsediyoruz. 4 senelik bir süreç, 5, 6, 7. 0?

Sen de gitme Triyandafilis.

Büyümenin en zor yanı seni kaybetmekti. Seni aramaktan, bulamamaktan, tekrar aramaktan da zordu ve tekrar tekrar bulamamaktan.  İtiraf etmeliyim ki geçen her gün hatırlamadığım yüzünün bir çizgisini daha yitiriyorum. Yitiriyorum, dediğime bakma, çoktan yitti, gitti, bitti. Üzülsem mi, sevinsem mi? Çünkü tarifsiz bir his var içimde. Nereye sığdıracağımı bilemediğim bir baloncuk büyüyor, nefes alacağım yeri daraltıyor. İçimdeki edebiyatçı, biraz sussana sen.

Sen ne güzeldin. Fotoğraflar, anılar. Anıların da kulakları çınlar mı? Onları senden çok tanıyorum, hatta anıyorum; yalan söyleyecek değilim. Bak bir fotoğraf var. Adın var, sen yoksun o fotoğrafta, ben sarı bir eşofman üstü giymişim, saçlarım gözlerimi kapatmış. Ellerime bakma. Seninle yalnız kalacağımız günün hayalini kuruyorum. Oysa artık ehliyetim bile var. Nasıl geleyim sana? Ve neden? Tek başıma gelemem artık oraya, eskisi kadar cesur değilim. Hep o kamyon yüzünden, bir de minibüs. Tanıdıklarımın hepsine yabancılaştığım o yerde yalnız kalmanın bir anlamı var mı?

Bu koşullarda çalışamam, kendi yıldızımdan istifa ediyorum.

İnandın mı?


20 Kasım 2011

Radyom, radyatörüm ve Mac'im. Mühteşem üçlü. Ha en güzeli, harika dörtlü, o ayrı. Bu güzel resmi ne bozar peki? Neuroscience. Potential'ımı zorlayan bir action bu. Her şeye rağmen yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum. Hayatımız biraz tat kazansın diye sözü Amin Maalouf'a bırakıyorum:

....
    "Söylendiği kadar güzel olduğuna inanıyor musun?"
   
    Sorum neredeyse bir hakaret gibi gelmişti.
   
    "Daha da güzel! Kadınların en güzeli! Baştan ayağa zarafet! İnce uzun elleri, beline kadar kayarak inen kapkara saçları, şefkatli gözleri, tatlı sesi! Köydeki kızların çoğu gibi o da yasemin kokardı. Ama onun yasemini kimseninkine benzemezdi."
   
    "Neden?" diye saf saf sordum.
   
    "Çünkü o yasemin Lamia'nın teni kokardı."