Özel günler haftalar takvimi gibi kızım evelallah. Geçen hafta bugün ben tee İsveç'in soğuk ikliminde bilimum beyin hücremi bıraktıktan sonra, canım İstanbul'un karıyla soğuğuyla biz içindekileri kocaman sevgiyle sarmalamasını hayretle izliyordum, J'adore penceresinden bakıp. Geçen sene bugün kutladık doğum günümü, tesadüfe bak sen!
25 Kasım'ı takvimden atmanın bir yolu olsa. Olsa şöyle bir yol. 17 Kasım doğum günü, 24 Kasım öğretmenler günü, 26 Kasım 25 Kasım'dan kurtulma günü. Oh, mis! Böylelikle yapay zamanda gerçek acıların hatırlanma zaruriyeti ortadan kalkar. Bu mevsimde çiçekler açar mı, kuşlar cıvıldar mı bilmiyorum; ama o serin rüzgarın kalbime dokunacağı şüphesiz, günün yok edilse bile takvimlerden. Zaten bu noktada farklı bir boyut kazanıyor durum: sen yoksun, gün yok, anılar da yok. 25 Kasım gidince senin yokluğun da giderse, sen tamamen mi çıkacaksın hayatımdan? Sen tamamen çıkarsan ne olacak? Koca bir ergenlik sürecinden bahsediyoruz. 4 senelik bir süreç, 5, 6, 7. 0?
Sen de gitme Triyandafilis.
Büyümenin en zor yanı seni kaybetmekti. Seni aramaktan, bulamamaktan, tekrar aramaktan da zordu ve tekrar tekrar bulamamaktan. İtiraf etmeliyim ki geçen her gün hatırlamadığım yüzünün bir çizgisini daha yitiriyorum. Yitiriyorum, dediğime bakma, çoktan yitti, gitti, bitti. Üzülsem mi, sevinsem mi? Çünkü tarifsiz bir his var içimde. Nereye sığdıracağımı bilemediğim bir baloncuk büyüyor, nefes alacağım yeri daraltıyor. İçimdeki edebiyatçı, biraz sussana sen.
Sen ne güzeldin. Fotoğraflar, anılar. Anıların da kulakları çınlar mı? Onları senden çok tanıyorum, hatta anıyorum; yalan söyleyecek değilim. Bak bir fotoğraf var. Adın var, sen yoksun o fotoğrafta, ben sarı bir eşofman üstü giymişim, saçlarım gözlerimi kapatmış. Ellerime bakma. Seninle yalnız kalacağımız günün hayalini kuruyorum. Oysa artık ehliyetim bile var. Nasıl geleyim sana? Ve neden? Tek başıma gelemem artık oraya, eskisi kadar cesur değilim. Hep o kamyon yüzünden, bir de minibüs. Tanıdıklarımın hepsine yabancılaştığım o yerde yalnız kalmanın bir anlamı var mı?
Bu koşullarda çalışamam, kendi yıldızımdan istifa ediyorum.
İnandın mı?
25 Kasım'ı takvimden atmanın bir yolu olsa. Olsa şöyle bir yol. 17 Kasım doğum günü, 24 Kasım öğretmenler günü, 26 Kasım 25 Kasım'dan kurtulma günü. Oh, mis! Böylelikle yapay zamanda gerçek acıların hatırlanma zaruriyeti ortadan kalkar. Bu mevsimde çiçekler açar mı, kuşlar cıvıldar mı bilmiyorum; ama o serin rüzgarın kalbime dokunacağı şüphesiz, günün yok edilse bile takvimlerden. Zaten bu noktada farklı bir boyut kazanıyor durum: sen yoksun, gün yok, anılar da yok. 25 Kasım gidince senin yokluğun da giderse, sen tamamen mi çıkacaksın hayatımdan? Sen tamamen çıkarsan ne olacak? Koca bir ergenlik sürecinden bahsediyoruz. 4 senelik bir süreç, 5, 6, 7. 0?
Sen de gitme Triyandafilis.
Büyümenin en zor yanı seni kaybetmekti. Seni aramaktan, bulamamaktan, tekrar aramaktan da zordu ve tekrar tekrar bulamamaktan. İtiraf etmeliyim ki geçen her gün hatırlamadığım yüzünün bir çizgisini daha yitiriyorum. Yitiriyorum, dediğime bakma, çoktan yitti, gitti, bitti. Üzülsem mi, sevinsem mi? Çünkü tarifsiz bir his var içimde. Nereye sığdıracağımı bilemediğim bir baloncuk büyüyor, nefes alacağım yeri daraltıyor. İçimdeki edebiyatçı, biraz sussana sen.
Sen ne güzeldin. Fotoğraflar, anılar. Anıların da kulakları çınlar mı? Onları senden çok tanıyorum, hatta anıyorum; yalan söyleyecek değilim. Bak bir fotoğraf var. Adın var, sen yoksun o fotoğrafta, ben sarı bir eşofman üstü giymişim, saçlarım gözlerimi kapatmış. Ellerime bakma. Seninle yalnız kalacağımız günün hayalini kuruyorum. Oysa artık ehliyetim bile var. Nasıl geleyim sana? Ve neden? Tek başıma gelemem artık oraya, eskisi kadar cesur değilim. Hep o kamyon yüzünden, bir de minibüs. Tanıdıklarımın hepsine yabancılaştığım o yerde yalnız kalmanın bir anlamı var mı?
Bu koşullarda çalışamam, kendi yıldızımdan istifa ediyorum.
İnandın mı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder