"Hangi ressam eserleri yok olurken kendi hayatta kalmak ister?"
diye yazmış Amin Maalouf. Büyük konuşmuş.
Amacımız dünyayı güzelleştirmek mi, güzelliği sabitlemek mi? Tabii öncelikle bir amacımız olup olmadığı sorulmalı. Neyse, varsayalım ki var. Bu ikisinden tamamen farklı bir şey değil. Yani, kan koklamak olsun, dünyanın en büyük pul koleksiyona sahip olmak olsun ya da iyice solumuzda duran şu manzarada çürümek olsun.. Bunların hiçbiri seçeneklerin arasında durmuyor. Ben bu yazıyı yazarken, belki birinin kalbini ritmi değişir saniyenin onda biri için diye umuyorum. (Ciddi miyim?) Nasıl ki ben o dövmeye baktığımda kuşların konduğu yerde kanat çırptıklarını hissettiysem; belki biri benim yazımı okurken amaçsızca mutlu olur, diyorum içimden -şimdi dışımdan-.
Konumuza geri dönecek olursak, hiç dönemeyiz; çünkü bu soruyla yola çıkınca girdiğim tüm arayolların çıkmaz sokak olma özelliği var. Ben bir okur olarak, Sabahattin Ali öldüğü için üzülmüyorum. O ki Kırlangıçlar'ı yazmış, fazlasını yapıp kalbimizi durdurmasına gerek yok. Elimde Kürk Mantolu Madonna'nın ilk basımı olunca eskisi kadar kesin konuşamıyorum aslında. İlk basım öyle heyecan uyandırıyor ki! Ah diyorum, Sabahattin Ali, yaşasaydı, yazsaydı, hangi basımevinden çıkardı acaba kitapları? Düşünebilecek son şey bu değil, inan güzelim okurcum.
Güzelliğin sabitlenmesi mümkün değil, göreceli bir kavram olduğundan. Bir şeye, etrafındakilerle karşılaştırmadan "güzel" demek -zaten- her babayiğidin harcı değil. Oysa ne tuhaf, insanın güzel olanı kendi içinde hissedemiyor olması, beğenilerini hep "diğerleri"ne göre belirlemesi. Norms of society demeyelim ama, bu bence gerçekten ondan farklı ve üzücü bir durum. Yani sanatta sağına soluna bakıp güzel çirkin demek bana tuhaf geliyor. İstanbul Modern'de bundan yıllar önce bir sergi vardı, orada yüzlerce resim arasında mini minnacık bir tablo. Adını şimdi net hatırlayamadığım harika bir resimdi. "Kaçacağı öyle ya da böyle kesin olan ..." dedim ya, tam hatırlayamıyorum. Resmin ortasında bir ip var, gökyüzündeki uçurtmanın ipi. İki kişi tutuyor ipi, biri ipin bir ucunda, diğeri ipin uçurtmanın kendisine yakın olan tarafa doğru, ortada. İkisinin de ayakları yere basmıyor. Boşlukta onlar uçurtmaya tutunmuş, uçurtma da onlara. Düşününce, ona güzel demek için, karşılaştırmaya gerek var mı? Önünde durduğumda "hissettim", daha ne istiyorum ki?
Dinleyen, okuyan, gören olunca biz; yapıtın sahibi yapıtın kendisi kadar önemli olmuyor, bu bir gerçek. Janis'i tanısam, Piaf en yakın arkadaşım olsa, Cemal Süreya şiirlerini benim için yazsa bu kadar etkilenir miyim onlardan? Sanmıyorum. Onları güzel yapan beni hiçbir zaman tanımayacakları halde, -hatta daha ben doğmadan- duygularımı bilmiş, beni anlatabilmiş, içimden geçeni sesli ifade edebilmiş olmaları.
Gel gelelim.. Bu dediklerim resmi görenin düşünceleri. Ya ressam? O da resim yaparken böyle mi düşünüyor? Güzelim okur'cum, senin yazdıklarımı okuman çok güzel. Hatta şu an ömrümün son ayında olduğumu bilsem sadece yazarım, bildiğim hissettiğim ne varsa; ama sonra bana derlerse ki yazılarını yak, sen bir ay daha yaşa, işte orada susarım. Gerçekten bilemedim ki... Ne desem?
diye yazmış Amin Maalouf. Büyük konuşmuş.
Amacımız dünyayı güzelleştirmek mi, güzelliği sabitlemek mi? Tabii öncelikle bir amacımız olup olmadığı sorulmalı. Neyse, varsayalım ki var. Bu ikisinden tamamen farklı bir şey değil. Yani, kan koklamak olsun, dünyanın en büyük pul koleksiyona sahip olmak olsun ya da iyice solumuzda duran şu manzarada çürümek olsun.. Bunların hiçbiri seçeneklerin arasında durmuyor. Ben bu yazıyı yazarken, belki birinin kalbini ritmi değişir saniyenin onda biri için diye umuyorum. (Ciddi miyim?) Nasıl ki ben o dövmeye baktığımda kuşların konduğu yerde kanat çırptıklarını hissettiysem; belki biri benim yazımı okurken amaçsızca mutlu olur, diyorum içimden -şimdi dışımdan-.
Konumuza geri dönecek olursak, hiç dönemeyiz; çünkü bu soruyla yola çıkınca girdiğim tüm arayolların çıkmaz sokak olma özelliği var. Ben bir okur olarak, Sabahattin Ali öldüğü için üzülmüyorum. O ki Kırlangıçlar'ı yazmış, fazlasını yapıp kalbimizi durdurmasına gerek yok. Elimde Kürk Mantolu Madonna'nın ilk basımı olunca eskisi kadar kesin konuşamıyorum aslında. İlk basım öyle heyecan uyandırıyor ki! Ah diyorum, Sabahattin Ali, yaşasaydı, yazsaydı, hangi basımevinden çıkardı acaba kitapları? Düşünebilecek son şey bu değil, inan güzelim okurcum.
Güzelliğin sabitlenmesi mümkün değil, göreceli bir kavram olduğundan. Bir şeye, etrafındakilerle karşılaştırmadan "güzel" demek -zaten- her babayiğidin harcı değil. Oysa ne tuhaf, insanın güzel olanı kendi içinde hissedemiyor olması, beğenilerini hep "diğerleri"ne göre belirlemesi. Norms of society demeyelim ama, bu bence gerçekten ondan farklı ve üzücü bir durum. Yani sanatta sağına soluna bakıp güzel çirkin demek bana tuhaf geliyor. İstanbul Modern'de bundan yıllar önce bir sergi vardı, orada yüzlerce resim arasında mini minnacık bir tablo. Adını şimdi net hatırlayamadığım harika bir resimdi. "Kaçacağı öyle ya da böyle kesin olan ..." dedim ya, tam hatırlayamıyorum. Resmin ortasında bir ip var, gökyüzündeki uçurtmanın ipi. İki kişi tutuyor ipi, biri ipin bir ucunda, diğeri ipin uçurtmanın kendisine yakın olan tarafa doğru, ortada. İkisinin de ayakları yere basmıyor. Boşlukta onlar uçurtmaya tutunmuş, uçurtma da onlara. Düşününce, ona güzel demek için, karşılaştırmaya gerek var mı? Önünde durduğumda "hissettim", daha ne istiyorum ki?
Dinleyen, okuyan, gören olunca biz; yapıtın sahibi yapıtın kendisi kadar önemli olmuyor, bu bir gerçek. Janis'i tanısam, Piaf en yakın arkadaşım olsa, Cemal Süreya şiirlerini benim için yazsa bu kadar etkilenir miyim onlardan? Sanmıyorum. Onları güzel yapan beni hiçbir zaman tanımayacakları halde, -hatta daha ben doğmadan- duygularımı bilmiş, beni anlatabilmiş, içimden geçeni sesli ifade edebilmiş olmaları.
Gel gelelim.. Bu dediklerim resmi görenin düşünceleri. Ya ressam? O da resim yaparken böyle mi düşünüyor? Güzelim okur'cum, senin yazdıklarımı okuman çok güzel. Hatta şu an ömrümün son ayında olduğumu bilsem sadece yazarım, bildiğim hissettiğim ne varsa; ama sonra bana derlerse ki yazılarını yak, sen bir ay daha yaşa, işte orada susarım. Gerçekten bilemedim ki... Ne desem?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder