29 Nisan 2012

bütün ikilemlerime

İşbu yazı, hayatımda hiç olmadığı halde var olması için her gün gözyaşlarımla çağırdığım ablamın doğum günü için yazılmıştır. Hemen sağdaki şarkı, "geldiğinde yastığın kurumadığını görünce beni yalnız bıraktığına pişman olur belki ve bir daha gitmez" umuduyla seneler boyu her gece dinlenmiştir. -keşke her satırında bulsam kendimi, o zaman bu şarkı "benim" diyebilirim. Sahiplenmekten en çok korkan da ben değil miyim?-



Yıllar önce, daha ergenlik yıllarım bile başlamamışken, en büyük sorunum ablamın yokluğuydu. Hiç bilmesem belki yokluğunu hiç çekmeyeceğim bir kişinin varlığından fotoğraflarla haberdar olmuştum bir kere. Sonra ağızdan ağıza geçen anılarla, öykülerle. İlk olgunlaşma sürecim göremeden yitirdiğim bir kardeşin özlemiyle oldu. Ben ki 3 yaşımda bozuk telefonları kulağıma alıp saatlerce birileriyle konuşuyormuşum, düşünün artık hayali karakterimin ablam olması ne çok işime yaradı.
Aileyle ilgili her şey ailede kalır bizde. Öyle büyüdüm ben. Sonralarda değişti tabii, benim için ailenin tanımı arkadaşlarımı da kapsamaya başladıkça. Kimseden saklanacak bir hayatım olmasın, her şey o kadar şeffaf olsun istedim bir zaman sonra, hala öyleyim. Bu bahsettiğim, "Facebook/ Twitter" gençliği değil. Attığım her adımı tanıdığım tanımadığım insanlara afişe etmekten ziyade, yaptıklarımda saklanacak bir şey olmasın, dürüstlük iyidir candır, gibi bir mantık tutturdum, gidiyorum bakalım. Ne diyorduk? Ha işte! Ailenin ailede kalması. Hayatımın en çirkin, en bunalım dolu günlerinde tutunduğum tek kişi ablamdı. Ablam neredeydi? Koş yardımıma hayal gücü.

Bu soruya cevap vermek için inançları soktuk devreye, ama kalbin gördüğünü bazen göz de arıyor azizim. Nitekim sonrasında "nerede bu abla?"ya somut bir cevap buldum. Bir gece yatağımda oturuyorum, ağlıyorum yine deliler gibi. (Hayyarebbim, o ağlamalara inat gülüyorum artık böyle. Daha da ağlamam.) "Artık yeter, sıkıldım"lar başlamış gecenin köründe, "abla şu an çok ihtiyacım var sana, en çok bugün gelmen lazım, geleceksen" diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Çünkü en azından rüyama girip bana destek olduğunu göstermesi lazım, yoksa tek başımayım gece gece, başka kimseyle konuşamam. Hiç sevmem konuşamamayı. Derken efendim, duvara bakmaya başladım. O zamanlar yerden bitme bir gece lambam vardı, ampülün etrafında da bir cam. O cam kırık kırıktı ve o kırıklı cam yansıyordu duvara. Nasıl olduysa o an duvarda İlksen'in yüzünü gördüm. Yüzünü de bildiğimden değil, fotoğraflardan öğrendiğim kadarıyla işte. Hatta gittim bir fotoğraf aldım, getirdim, karşılaştırdım. Oha! Aynı! O kadar etkilendim ki o an, kimseye söylemesem mi bu mucizeyi diye düşündüm. Işığı kapatamadım yüzü kaybederim korkusuyla. Nasıl heyecanlandım, anlatamam. Heyecanı bile yetti işte o gece, abla görmüş oldum. O gün öğrendim ki insan çok isterse istediğini öyle ya da böyle alır. Marifet görmekte.

Bugün İlksen'in doğum günü şerefine odamı temizledim. Merak etmesin, "ben annemi babamı çok seviyorum, onları mutlu ediyorum elimden geldiğince." diye göstermeye çalıştım duvardaki yansımalara. Tam ikisinin kızıyım, pazar günümü temizliğe ayırdım. Bir haftadır gezdim tozdum. Kendimi, İstanbul'u, arkadaşlarımı keşfe çıktım. Buna geri döneceğim, ama nisan çok yaradı. Hele Nisan'ın 29'uysa günlerden. Canım odadan çıkmak istemedi, yazılar, kitaplar, temizlik, küfler, fotoğraflar hep birlikte güzel bir gün geçirdik. Hediyem bir sır, İlksen'e. Hiçbir şeyi kendime saklayamam ben, o yüzden iyi oldu ona söylemek. Bu olayı da bayağı özlemişim şaka maka: Deli gibi konuşmayı seninle, sırlar paylaşmayı, hediye vermeyi. Kime göre, neye göreyse bu delilik..

Geçirdiğim bir haftayı baştan sona yazmayacağım tabii ki buraya; çünkü öncesinde bir elli kez anlatmışlığım, birkaç kez de yazmışlığım var! Öyle de sığdıramadım içime... Tuhaf, hayat dediğimiz. O kadar kaçıyorum ki üzgün olmaktan, artık o da yaklaşmaya çalışmıyor bana. Aman nazar değmesin! Bir yandan herkesin sorunları kendini ilgilendirir, diyorum ve kimsenin işine karışmamaya çalışıyorum, öte yandan gücüm yettiğince dertlere ortak olmayı deniyorum. Tezat dursa da bu iki çaba, aralarında ince bir çizgi var. Bu aralar genel olarak bu ikisi arasındaki çizgiyi korumaya yoğunlaştım. Gayem, insanlar rahat olsun yanımdayken. Onun dışındaki her şeyi akışına bıraktım, uymak zorunda olmadığım planlarım aklımda.

İlksen eğer elle tutulur gözle görülür olsaydı acaba ne hediye alırdım ona? Nelerden hoşlanırdı bilmiyorum ki! Belki bir uçak bileti alırdım ikimize ya da tren, fark etmez. Benimle yolculuk etmek isterdi bence, fena bir yol arkadaşı olmazdım ona. Eğer İstanbul'da birlikte yaşıyor olsaydık, çok büyük bir doğum günü sürprizi hazırlardım. Bu haftamın teması bilmediğim yerler olduğundan, onun bilmediği bir yer seçer, orada toplardım insanları. Kocaman bir pasta yaptırırdım, sonrasında o pastayla iğrenç şakalar yapalım diye. Saçına pasta sürsem kızar mıydı acaba? Bazen şakanın dozunu ayarlayamam çünkü ben, hoş görür müydü? Şu an aklımda yalnız sevdiklerimizin olacağı bir yer geliyor, şehrin gürültüsünden arınmış. Müzik mutlaka olurdu. Ben Nosa'da dans ederdim kahkahalarla gülerken, başka hiçbir şey düşünmeden. Belki öncesinde hafta sonu bir yerlere kaçardık, bungee jumping yapardık, doğa yürüyüşleri. Gider bir yerde kamp kurardık. O hep yanımda olsaydı korkularımla daha rahat yüzleşebilirdim gibi geliyor. Belki o ot, börtü böcek sevmezdi. Belki sevgilisi olurdu, hafta sonunu onunla geçirmek isterdi, kalabalıktan hoşlanmaz, romantik takılırdı. Öyle ya aynı olmak zorunda değiliz. Gerçi ben nerede olurlarsa olsunlar giderdim yanlarına bugün. Belki yanımda o fotoğrafını da götürür dalga geçerdim: "5 yaşında bile yalnızlığı seviyormuşsun. Baksana yalnız pasta var doğum gününde yanında." diye.  Öte yandan aynı fotoğraf bugün olmuş hala gözlerimi dolduruyor. http://meetjanejones.blogspot.com/2012/01/visne-suyu.html

Bugün olmuş, diyorum; çünkü artık seni bir yokluk olarak görmüyorum. Seninle öğrendiklerimin bilincindeyim. Bunların ilki en klişesi: Herkesin yeri farklı. Sevdiğim her kişiyle kalbim biraz daha büyüyor. En güzeli de sevginin enflasyonu olmaması. Arttıkça, değeri de artıyor. Kalp herkese yeni yer açmayı biliyor nasılsa. Aklıma çocukken "benim en iyi arkadaşım kim?" soruma cevap bulamadığımda üzülmem geliyor, gülüyorum. En'ler çok geçici, önemli olan arkadaşlık değil mi bıdı bıdılarım. Komik işte. O zamandan belliymiş ne halt olacağım. Belki de yazdıklarımı okuyarak büyüdüğüm için pek değişemedim. Kim bilir? Kimsenin abla, kardeş olamayacağını biliyorum; ama gerçek dostların da ne denli içime işleyebildiğini de. Olay isimde değil, kalpte yine cancağızım.

Diğer öğrendiğim: insan istemediği sürece yalnız kalmaz. Yani açtıkça kalbini, birinin elini tutmaya çabaladıkta o el boş kalmaz. Bakalım mesela hemen, seninle konuşa konuşa yıldızlarla tanıştım, geceleri o sayede balkonda hiç yalnız oturmadım. Balkonu da nasıl özledim. Neyse buna girmiyorum.

Annem ve babamın da katkılarıyla, ölümün bir ayrılık sebebi olmadığını öğrendim. Yani sevgi varsa sevgili hep var demektir. Vay canına. Boşuna mı her hafta buluşuyoruz seninle, biraz uğramasak yanına darıldığına inanıyoruz içtenlikle?

Yazının gücünü de seninle öğrendim. İnsan yaşadıklarından ilham alıyor, benim kaynağım nice seneler yalnız sendin. Bir de babam. Ama onu kendime sakladım. Seni paylaştıkça çoğalttım.

Sonraaa... Keşke dememek için, anı yaşamak için annemin anlattığı bir olaydan ders çıkardım. Sen bir oyuncak bebek istemişsin, annem benzeri varmış diye almamış, sonrası malum. Çok yazdım bunun hakkında, hepsi kayboldu gitti şimdi. O olay annemi öyle etkilemiş ki ben de o etkiden nasibimi aldım. Ne bir şeyin içimde kalmasına dayanabiliyorum ne benim yanımda olan birinin "fff ben hiç pinpon topuyla oynamadım" demesine. İmkanımız varken alalım topumuzu, hayaller gerçek olsun. Bu cesaret de senin sayende.

Tabii ki daha neler var neler! Tüm çocukluğum, ergenliğim, gördüklerim, yaşadıklarım... Bugün güzel de yazamıyorum zaten, kelimelerle bozmaya gerek yok mutluluğumu. Bugün doğum günün.

Sen iyi ki doğmuşsun.

Ve kalanlar iyi ki varlar.

Geçtiğimiz hafta boyunca her gün başka bir heyecanla uyudum. Her günüm bir öncekinden bağımsız ve dopdoluydu. Herkesin kendi yeri vardı apaçık, gördüğüm yaptığım her şey anlamlıydı anlamsızca. Konuştuğumuz konu aynı bile olsa, yorumlar farklıydı. Nasıl desem bilmiyorum ki... İçimde kelebekler var İlksen. Sen misin?



19 Nisan 2012

i wanna bring you up

Bugün fark ettim ki:


-Rüzgarı her zaman karşımıza alırsak rahat yürüyemediğimizle kalırız.
Bazen arkada bırakıp bize yardımcı olmalısına izin vermeliyiz.

-Hayat siyah-beyaz değil.
Geçiş olarak kırmızıyı kullanabiliriz.

-Yarın iki sınavım var.
Ama sonra tatil.


-Dünya aslında küçük.

-Güneş'in olduğu yerde fırtına olabilir.
Ama hava buna rağmen sıcak kalabilir.


-"İştahım yok! :/" diye başlanan günde, dünyalar o iştahsız mideye girebilir.

-İradesiz insanlarda, tesadüfler yaşama sevincine dönüşebilir.

-Ambulanslar birilerini öldürmek için değil, kurtarmak için o kadar bağrıyorlar.
Take it easy.

18 Nisan 2012

Ayazın Avucu

-Simsiyah bir koyun var sürünün arasında. .... Ne yapsın?

-Önce beyaz bir oda bulsun. İçindeki siyahı da kabullenip odanın ortasına sakince uzansın. Yer ne kadar soğuk olursa, acı o kadar az hissedilir. Bu yaşadığının bir kalp burkulması olduğunu varsayalım. Kırık olsa alçıya alırdık; ama şimdi yapılacak tek şey kıpırdatmadan cenin poziyonunda tutmak onu bir süre. Panik yapmadan, en sakin tavırla karına çekilen bacaklar; cenin pozisyonunun ilk gereği. Yok- ilk gereği, midesinde bastırmaya başlamış olan kusma hissi. Sonra düğümler atsın kollarıyla, bedeni etrafında. Yalnız değilmiş gibi kendini kandırırcasına. Birazdan fırtına kopacak, çatı uçacak, hazırlıklı olsun. Dışarıdaki yağmur içeride yağmaya başladığında, yapacağı bir şey yok. Bazen elinden bir şey gelmez çünkü, yağmur suyuna tuz katmaktan başka. İyisi mi, bugün düşünmesin. Düşünce değil midir beraberinde pişmanlıkları, umudu, hayal kırıklığını sürükleyen? Varsın sefilce boğulsun anlamsız miktardaki suda, mademki iskeleyi söktü attı, şikayetlenmesin boşuna. Bugün ne ambulanslar geçti ne evler yıkıldı... Bencil olmasın.

17 Nisan 2012

Again

Bugün bulutlar o kadar uğraştı ki sıkıntıdan başım döndü. Bu uğursuzluğun havadan kaynaklandığını varsayıp yoluma devam ettim, bankta oturana kadar.

Şu an yalnız kumlar ve denizden oluşan bir yerde olduğumu hayal ediyorum. Yanımda hiçbir şey olmasın, ne kitap ne müzik. Yalnız ben. Altımda yavruağzı bir şort olsun, tiril tiril. Üstümde beyaz bir t-shirt. Ben iki elimi havaya kaldırıp zıplaya zıplaya döneyim kendi etrafımda. O kadar tasasız koşayım ki sonra çıplak ayakla, bulutlar gelmeye utansın. Hayal işte.

Yıldızlar toplamak istiyorum bu gece, bir balkondan.

G.

16 Nisan 2012

Yağmur

Çok büyük korkularım var, doğrudur. Tuvalette kitli kalmak başta olmak üzere, yanmak, boğulmak, yalnız kaldığımda büyük karıncalar görmek, sesimi -tekrar- yitirmek, bir çocuğun kafasını bir yere vurmasına engel olamamak, derste uyuyakaldığımda kabus görmek, gece yarısı uyandığımda karşımda bir hırsız görmek, Attila İlhan'ı hissedememek, hoşgörümü yitirmek, gitmek istediğim halde kalmak, dünyadaki çikolata stoğunun bittiği gün yaşıyor olmak, 559C'de giderken tutunamamak-düşmek-düşürmek, kendi hırslarımla kör olmak, hapse girmek diye sıralayabiliriz upuzun bir liste yaparken. Öte yandan bazı şeyler var ki o listede yer aldığını söylememe bile gerek yok bence: Hayatımın amacını yitirmek, sevdiklerimin gözünde "şanssızlık"a dönüşmek, sevmemek, gülememek... Hepsi -yalnızca heceleriyle bile- o kadar ağırlar ki yazarken birden içimi duman kaplıyor da, nefes alamıyorum.

Amaaaa... Hayatımda 4 insan var ki ... Hiçbir şey -ama hiçbir şey-  onları kaybetmekten daha çok korkutmuyor beni. Her ne kadar yaşadıklarımdan öğrendiğim korkunç ders "hayat devam ediyor"sa da, sevdiklerimin bir kavanoz Nutella'yla aynı olmadığını biliyorum. Boşuna kendimi kandırmaya gerek yok, "Her gün ağladım belki; ama bak Nutella'sız kalmayı başardım bir ay." diyen iç sesime sesleniyorum buradan: "Çok fazla konuştun. Elmayla armut toplanmaz." Onları üzmeme çabası zaten hayatıma, benliğime yön veriyorken; bir gün onları üzersem diye deli gibi korkuyorken, yokluklarını düşünmeyi bile kaldıramam. Kendimi böyle şeylere alıştırmıyorum. Hassasım ben. "Ben onlardan önce öleyim." diye bencillik yapıp işin içinden de çıkamam öte yandan, farkındayım. Ama Allah'ım sen bilirsin işini.

Küslük, dargınlık hiç tahammül edemediğim şeyler. Kendiliğinden olmadığı sürece bırakamam ben kimseyi, geri gönüşsüz yollarda çok gerilirim falan filan. Kapımı zaten kitleyemem. Kaldı ki ölüm öyle değil. Ölüm deyince aklıma yıllar önce yazdığım bir şey geliyor, her ne kadar net hatırlayamasam da. "Toprağına su döküyorum, belki sana ulaşır umuduyla..." Ölüm ulaşamamak işte, ulaşmanın anlamsızlaşması hatta. Sürekli kendini rahatlatmaya çalıştığın gelenekler, inançlar uydurup, bu yalanlara inanmak. Ağlamanın bitmesi ölüm, en kötüsü. Önce gülüşünü unutmak, sonra ağzını, burnunu. Boyunu zaten hiç hatırlamamak. Anıların sararması, kaybolması, çöpe atılması.

Yeni diş fırçası aldım, artık cüzdanımda taşıyorum. ("Bir gazete aldım, ama evde okuyacağım." havasında söyledim sanırım bunu) Diş fırçasının hayatımda ne kadar sembolik bir yeri olduğunu düşününce, bu yeni hamlem oldukça etkileyici aslında. Lise yıllarımda 5 ayrı yerde diş fırçam olması, hayatımın alıştığım bölük pörçük düzeninin kanıtıydı sanki. Derken üniversite başladı, bir seyahat diş fırçası bir tane de odamda bulundurmaya başladım. Son olarak cüzdanıma koydum artık bir tane. Ne anlama geldiğini varın siz düşünün. Şu an konumuzla pek alakası yok gibi duruyor, evet. Zaten bir alakası yok, dağıtmak istedim konuyu.

4 çok önemli. Tüm sayılar önemli ama 4 en önemli. Bir tane bile eksilmesin penceremden.



Not: Bu yazı da benden İlksen'in kaybettiğim kolyesine gitsin, o da çok büyük korkumdu, hayat devam ediyor; ama bunu diyen, eksikliğin, boşluğun hiç mi farkında değil? Böyle eksikli peynirleri yalnız Jerry sever.


12 Nisan 2012

Bize bi' Halley oldu.

Kaşarlı lahmacun ne mükemmel bir şeydir ya! Ah Fıstık'ım kebabım, iyi ki varsın.

10 Nisan 2012

üç ölü çocuk

"In your limited world, can you open your minds? Can you open your hearts?"

Organ trafficking konusunda okumalara başladığım bu dönem sınavlarımla çakışmasa daha iyi olabilirdi tabii. Polanyi'nin fictitious commodity'lerine dördüncü olarak insanın kendisini eklesek, çok da sırıtmaz sanıyorum. Ne de olsa böbreğimizin değeri spekülasyona çok açık. İnsan hayatının değerini sorgulamak ne zor! Bu bağlamda global ahlaki değerler oluşturulabilir mi, paranın girdiği -insanın business olduğu- bir ortamda ahlaktan konuşmaya fırsat bulunabilir mi; bu iki soruya herkes evet der mi, diye düşünüyorum oturduğum yerde. "Ne var ki? Böbreğini satmazsa zaten ölecek, en azından -tek böbrekle de kalsa- para kazandı, diyerek organ satışını rasyonel bulan yalnızca okyanusun hiç bilmediğimiz tarafındaki insanlar değil. Ne yazık ki bu eylemi haklı çıkarma çabaları, elde edilen gelirle vicdanları işlevsiz hale gelenlere de ait değil yalnızca. Sessiz kalarak hepimiz onaylıyoruz göz göre göre işlenen bu cinayetleri? Yitirdiklerimiz de yalnız ölenler değil, sıkı sıkıya tutunduğumuz  öz saygımız, gururumuz, umudumuz.

Bu gidişata dur dememek için yüz neden sıralamaktansa, içten bir şekilde "dur" diyebiliriz.


http://www.ted.com/talks/lang/tr/sunitha_krishnan_tedindia.html




9 Nisan 2012

Sıkışıklık var biraz

Salı ve çarşamba sınavlarım var, cumaya paper'larım. Dönem başından beri tek makale okumadım. Böyle sosyoloji öğrencisi olunmaz, biliyorum ama can't help it. Her zamanki gibi dünyanın en tembel insanıyım ve Bengito'cuğuma güveniyorum. Sanırım onunla çalışmayı böyle çok sevdiğim için kendi başıma çalışmaktan kaçıyorum. Bu da günümün itirafı.

Ay bu gece öyle güzel ki! -Dünkü kadar olmasın- Eksen de çok iyi çalıyor bugün. Yağmur yağdı, toprak koktu. Toprak İstanbul'da bile kokuyor ya -çok etkileniyorum. Azimle bastırıp egzoz kokularını, köpek bokunu, çoğunun çürümüş ruhunu... Yaşıyorum diyor ya ıslak ıslak, imreniyorum.

Gök gürlemesin ama korkuyorum çok. Yaşım kaç anlamadım.

Bugün yazmadan edemedim nedense.

Kanatlar altında, iyi geceler.




8 Nisan 2012

Anlamak?

Bahar mıdır bizi bu hale getiren? Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç. 
Ama olsun.. İstemek de güzel.


Can Yücel


En büyük korkularımdan biri, yaşamadığım bir şeyi anlayamayacak kadar anlayışsız olmak, en ufak bir rahatsızlık bile duymadan umarsızca yargılamak karşımdakini, bir görüşü, gülüşü... Geçenlerde bir derste Türkiye'de sperm bağışının, taşıyıcı anneliğin vs. yasak olmasını konuşuyorduk. Hoca, bizim ne düşündüğümüzü sordu. Ben, sistemin özene bezene yetiştirdiği kabuklu yemiş (gecenin bir yarısı ancak böyle benzetebiliyorum, kusuruma bakmayın), henüz -Weber'ciğimin kulakları çınlasın, referans veriyorum kemikleri sızlamasın- iron cage'de olduğumu çok yeni fark ediyorum. Fark etmek kabuğu kırmak için ilk adım olsa da yeterli değil, bilirsiniz. Ne diyordum? Hah, hazır sistem beni sarmış sarmalamış, ben de dedim ki ortalığı karıştırmayalım daha çok, zaten karışık. Daha gaylik lezbiyenlik kavramlarına yabancıyken toplum, onların çocuk sahibi olacağı bir yasal düzenleme zor olur bence, gibi bir yorum yaptım. O sırada sınıftan bir kız sinirlendi benim dediğime, birden "neden bir sıraya koymaya gerek duyuyorsun ki?" diye hafif sinirli bir tonla uyardı beni. Birden utandım, kızardım sanki söylediğim çok ayıpmış, benim görüşüm söylenemeyecek kadar kötü diye.Perşembe, yine o dersteydim. Bu kez, canım derse katılmayı, hocanın sorularına cevap aramayı hiç istemedi. İki ders boyunca, o kızın neden hırsla bana öyle söylediğini, benim düşüncelerimi nasıl öyle rahatça "küçümsediğini", bunu kasıtlı yapmadıysa bile tavrının fazla antipatik olduğunu düşündüm, durdum. Savunduğu şeye karşı değilim ben, sadece içinde bulunduğumuz kültürün bu değişimi neden kabullenemediğini görebiliyorum, bu o kültürün savunucusu olduğum anlamına gelmez. Diyelim ki ben de yeni üretim teknolojilerinin yasal olmasına karşıyım, gaylere lezbiyenlere istedikleri gibi evlenemeyeceklerini söyleyenlerdenim. O kızın tavrı beni ikna edebilir mi? İknayı geçtim, bu saatten sonra ben onunla rahatça konuşabilir, tartışabilir miyim hiç? Sanmıyorum. Çünkü o benim ne düşündüğümü görmeye kapatmış kendini, canı kızmak istiyor. Bu olayı da nasıl içerlemişim, belli değil.Eskiden hep mükemmel şarkıyı arardım, tüm sözlerinin bana, içinde bulunduğum duruma uygun olduğu şarkıyı arardım. Hatta sırf "Mühim Değil" tamamen benim şarkım olsun diye, sigaraya başlayıp bırakıp tekrar başlamayı bile düşündüm.  Çünkü şarkıdaki "sigaraya yeniden başladım" sözü bana uymayan tek yer.Neyse ki sigara dumanı çok kötü kokuyordu da, yapmadım böyle bir şey.Yukarıdaki şiir de.. Harika bence. Söylediklerine katılmıyorum, içimde yaşamıyorum. Ama okuyunca derinde bir şeyler hissedebiliyorum. Öyle ki bir an için ben değilmişim gibi şiirde canlandırıyorum kendimi çaktırmadan. Tıpkı Attila İlhan'ın hüzünlü şiirleri gibi. Teoman'ın melankolik halleri gibi. Kendime değil, onlara yakıştırdığım duygular var kelimelerinde. Benzetme saçma gelmesin ama mini etek gibi. Giyemiyorum ben rahat edemediğimden; ama yakışan giysin ne güzel.Ben böyle yazınca çok masum durmuş olmayayım. Korkuyorsam yapıyorumdur ben de kesin. Sınıf arkadaşım bağırıyordur, ben için için görmüyorumdur karşımdakinin halini belki de. Ne yapalım? Düzelmeye çalışıyorum işte, hayırlısı.*Şiirin tamamı çok çok çok güzel. Onun hakkında da başka bir zaman yazarım belki. :)

5 Nisan 2012

Yine sınava çalışıyoruz



Gecenin köründe dinledik, çok beğendik. Radyo Eksen'e teşekkürler. Keane, Lifehouse, Snow Petrol dinlediğim bir dönem vardı, bu şarkıyı o dönemime armağan ediyorum. Gift is a complicated issue in sociology. What do I wait in return you think?

Sevgiler,

G.