16 Nisan 2012

Yağmur

Çok büyük korkularım var, doğrudur. Tuvalette kitli kalmak başta olmak üzere, yanmak, boğulmak, yalnız kaldığımda büyük karıncalar görmek, sesimi -tekrar- yitirmek, bir çocuğun kafasını bir yere vurmasına engel olamamak, derste uyuyakaldığımda kabus görmek, gece yarısı uyandığımda karşımda bir hırsız görmek, Attila İlhan'ı hissedememek, hoşgörümü yitirmek, gitmek istediğim halde kalmak, dünyadaki çikolata stoğunun bittiği gün yaşıyor olmak, 559C'de giderken tutunamamak-düşmek-düşürmek, kendi hırslarımla kör olmak, hapse girmek diye sıralayabiliriz upuzun bir liste yaparken. Öte yandan bazı şeyler var ki o listede yer aldığını söylememe bile gerek yok bence: Hayatımın amacını yitirmek, sevdiklerimin gözünde "şanssızlık"a dönüşmek, sevmemek, gülememek... Hepsi -yalnızca heceleriyle bile- o kadar ağırlar ki yazarken birden içimi duman kaplıyor da, nefes alamıyorum.

Amaaaa... Hayatımda 4 insan var ki ... Hiçbir şey -ama hiçbir şey-  onları kaybetmekten daha çok korkutmuyor beni. Her ne kadar yaşadıklarımdan öğrendiğim korkunç ders "hayat devam ediyor"sa da, sevdiklerimin bir kavanoz Nutella'yla aynı olmadığını biliyorum. Boşuna kendimi kandırmaya gerek yok, "Her gün ağladım belki; ama bak Nutella'sız kalmayı başardım bir ay." diyen iç sesime sesleniyorum buradan: "Çok fazla konuştun. Elmayla armut toplanmaz." Onları üzmeme çabası zaten hayatıma, benliğime yön veriyorken; bir gün onları üzersem diye deli gibi korkuyorken, yokluklarını düşünmeyi bile kaldıramam. Kendimi böyle şeylere alıştırmıyorum. Hassasım ben. "Ben onlardan önce öleyim." diye bencillik yapıp işin içinden de çıkamam öte yandan, farkındayım. Ama Allah'ım sen bilirsin işini.

Küslük, dargınlık hiç tahammül edemediğim şeyler. Kendiliğinden olmadığı sürece bırakamam ben kimseyi, geri gönüşsüz yollarda çok gerilirim falan filan. Kapımı zaten kitleyemem. Kaldı ki ölüm öyle değil. Ölüm deyince aklıma yıllar önce yazdığım bir şey geliyor, her ne kadar net hatırlayamasam da. "Toprağına su döküyorum, belki sana ulaşır umuduyla..." Ölüm ulaşamamak işte, ulaşmanın anlamsızlaşması hatta. Sürekli kendini rahatlatmaya çalıştığın gelenekler, inançlar uydurup, bu yalanlara inanmak. Ağlamanın bitmesi ölüm, en kötüsü. Önce gülüşünü unutmak, sonra ağzını, burnunu. Boyunu zaten hiç hatırlamamak. Anıların sararması, kaybolması, çöpe atılması.

Yeni diş fırçası aldım, artık cüzdanımda taşıyorum. ("Bir gazete aldım, ama evde okuyacağım." havasında söyledim sanırım bunu) Diş fırçasının hayatımda ne kadar sembolik bir yeri olduğunu düşününce, bu yeni hamlem oldukça etkileyici aslında. Lise yıllarımda 5 ayrı yerde diş fırçam olması, hayatımın alıştığım bölük pörçük düzeninin kanıtıydı sanki. Derken üniversite başladı, bir seyahat diş fırçası bir tane de odamda bulundurmaya başladım. Son olarak cüzdanıma koydum artık bir tane. Ne anlama geldiğini varın siz düşünün. Şu an konumuzla pek alakası yok gibi duruyor, evet. Zaten bir alakası yok, dağıtmak istedim konuyu.

4 çok önemli. Tüm sayılar önemli ama 4 en önemli. Bir tane bile eksilmesin penceremden.



Not: Bu yazı da benden İlksen'in kaybettiğim kolyesine gitsin, o da çok büyük korkumdu, hayat devam ediyor; ama bunu diyen, eksikliğin, boşluğun hiç mi farkında değil? Böyle eksikli peynirleri yalnız Jerry sever.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder