29 Nisan 2012

bütün ikilemlerime

İşbu yazı, hayatımda hiç olmadığı halde var olması için her gün gözyaşlarımla çağırdığım ablamın doğum günü için yazılmıştır. Hemen sağdaki şarkı, "geldiğinde yastığın kurumadığını görünce beni yalnız bıraktığına pişman olur belki ve bir daha gitmez" umuduyla seneler boyu her gece dinlenmiştir. -keşke her satırında bulsam kendimi, o zaman bu şarkı "benim" diyebilirim. Sahiplenmekten en çok korkan da ben değil miyim?-



Yıllar önce, daha ergenlik yıllarım bile başlamamışken, en büyük sorunum ablamın yokluğuydu. Hiç bilmesem belki yokluğunu hiç çekmeyeceğim bir kişinin varlığından fotoğraflarla haberdar olmuştum bir kere. Sonra ağızdan ağıza geçen anılarla, öykülerle. İlk olgunlaşma sürecim göremeden yitirdiğim bir kardeşin özlemiyle oldu. Ben ki 3 yaşımda bozuk telefonları kulağıma alıp saatlerce birileriyle konuşuyormuşum, düşünün artık hayali karakterimin ablam olması ne çok işime yaradı.
Aileyle ilgili her şey ailede kalır bizde. Öyle büyüdüm ben. Sonralarda değişti tabii, benim için ailenin tanımı arkadaşlarımı da kapsamaya başladıkça. Kimseden saklanacak bir hayatım olmasın, her şey o kadar şeffaf olsun istedim bir zaman sonra, hala öyleyim. Bu bahsettiğim, "Facebook/ Twitter" gençliği değil. Attığım her adımı tanıdığım tanımadığım insanlara afişe etmekten ziyade, yaptıklarımda saklanacak bir şey olmasın, dürüstlük iyidir candır, gibi bir mantık tutturdum, gidiyorum bakalım. Ne diyorduk? Ha işte! Ailenin ailede kalması. Hayatımın en çirkin, en bunalım dolu günlerinde tutunduğum tek kişi ablamdı. Ablam neredeydi? Koş yardımıma hayal gücü.

Bu soruya cevap vermek için inançları soktuk devreye, ama kalbin gördüğünü bazen göz de arıyor azizim. Nitekim sonrasında "nerede bu abla?"ya somut bir cevap buldum. Bir gece yatağımda oturuyorum, ağlıyorum yine deliler gibi. (Hayyarebbim, o ağlamalara inat gülüyorum artık böyle. Daha da ağlamam.) "Artık yeter, sıkıldım"lar başlamış gecenin köründe, "abla şu an çok ihtiyacım var sana, en çok bugün gelmen lazım, geleceksen" diye onu ikna etmeye çalışıyorum. Çünkü en azından rüyama girip bana destek olduğunu göstermesi lazım, yoksa tek başımayım gece gece, başka kimseyle konuşamam. Hiç sevmem konuşamamayı. Derken efendim, duvara bakmaya başladım. O zamanlar yerden bitme bir gece lambam vardı, ampülün etrafında da bir cam. O cam kırık kırıktı ve o kırıklı cam yansıyordu duvara. Nasıl olduysa o an duvarda İlksen'in yüzünü gördüm. Yüzünü de bildiğimden değil, fotoğraflardan öğrendiğim kadarıyla işte. Hatta gittim bir fotoğraf aldım, getirdim, karşılaştırdım. Oha! Aynı! O kadar etkilendim ki o an, kimseye söylemesem mi bu mucizeyi diye düşündüm. Işığı kapatamadım yüzü kaybederim korkusuyla. Nasıl heyecanlandım, anlatamam. Heyecanı bile yetti işte o gece, abla görmüş oldum. O gün öğrendim ki insan çok isterse istediğini öyle ya da böyle alır. Marifet görmekte.

Bugün İlksen'in doğum günü şerefine odamı temizledim. Merak etmesin, "ben annemi babamı çok seviyorum, onları mutlu ediyorum elimden geldiğince." diye göstermeye çalıştım duvardaki yansımalara. Tam ikisinin kızıyım, pazar günümü temizliğe ayırdım. Bir haftadır gezdim tozdum. Kendimi, İstanbul'u, arkadaşlarımı keşfe çıktım. Buna geri döneceğim, ama nisan çok yaradı. Hele Nisan'ın 29'uysa günlerden. Canım odadan çıkmak istemedi, yazılar, kitaplar, temizlik, küfler, fotoğraflar hep birlikte güzel bir gün geçirdik. Hediyem bir sır, İlksen'e. Hiçbir şeyi kendime saklayamam ben, o yüzden iyi oldu ona söylemek. Bu olayı da bayağı özlemişim şaka maka: Deli gibi konuşmayı seninle, sırlar paylaşmayı, hediye vermeyi. Kime göre, neye göreyse bu delilik..

Geçirdiğim bir haftayı baştan sona yazmayacağım tabii ki buraya; çünkü öncesinde bir elli kez anlatmışlığım, birkaç kez de yazmışlığım var! Öyle de sığdıramadım içime... Tuhaf, hayat dediğimiz. O kadar kaçıyorum ki üzgün olmaktan, artık o da yaklaşmaya çalışmıyor bana. Aman nazar değmesin! Bir yandan herkesin sorunları kendini ilgilendirir, diyorum ve kimsenin işine karışmamaya çalışıyorum, öte yandan gücüm yettiğince dertlere ortak olmayı deniyorum. Tezat dursa da bu iki çaba, aralarında ince bir çizgi var. Bu aralar genel olarak bu ikisi arasındaki çizgiyi korumaya yoğunlaştım. Gayem, insanlar rahat olsun yanımdayken. Onun dışındaki her şeyi akışına bıraktım, uymak zorunda olmadığım planlarım aklımda.

İlksen eğer elle tutulur gözle görülür olsaydı acaba ne hediye alırdım ona? Nelerden hoşlanırdı bilmiyorum ki! Belki bir uçak bileti alırdım ikimize ya da tren, fark etmez. Benimle yolculuk etmek isterdi bence, fena bir yol arkadaşı olmazdım ona. Eğer İstanbul'da birlikte yaşıyor olsaydık, çok büyük bir doğum günü sürprizi hazırlardım. Bu haftamın teması bilmediğim yerler olduğundan, onun bilmediği bir yer seçer, orada toplardım insanları. Kocaman bir pasta yaptırırdım, sonrasında o pastayla iğrenç şakalar yapalım diye. Saçına pasta sürsem kızar mıydı acaba? Bazen şakanın dozunu ayarlayamam çünkü ben, hoş görür müydü? Şu an aklımda yalnız sevdiklerimizin olacağı bir yer geliyor, şehrin gürültüsünden arınmış. Müzik mutlaka olurdu. Ben Nosa'da dans ederdim kahkahalarla gülerken, başka hiçbir şey düşünmeden. Belki öncesinde hafta sonu bir yerlere kaçardık, bungee jumping yapardık, doğa yürüyüşleri. Gider bir yerde kamp kurardık. O hep yanımda olsaydı korkularımla daha rahat yüzleşebilirdim gibi geliyor. Belki o ot, börtü böcek sevmezdi. Belki sevgilisi olurdu, hafta sonunu onunla geçirmek isterdi, kalabalıktan hoşlanmaz, romantik takılırdı. Öyle ya aynı olmak zorunda değiliz. Gerçi ben nerede olurlarsa olsunlar giderdim yanlarına bugün. Belki yanımda o fotoğrafını da götürür dalga geçerdim: "5 yaşında bile yalnızlığı seviyormuşsun. Baksana yalnız pasta var doğum gününde yanında." diye.  Öte yandan aynı fotoğraf bugün olmuş hala gözlerimi dolduruyor. http://meetjanejones.blogspot.com/2012/01/visne-suyu.html

Bugün olmuş, diyorum; çünkü artık seni bir yokluk olarak görmüyorum. Seninle öğrendiklerimin bilincindeyim. Bunların ilki en klişesi: Herkesin yeri farklı. Sevdiğim her kişiyle kalbim biraz daha büyüyor. En güzeli de sevginin enflasyonu olmaması. Arttıkça, değeri de artıyor. Kalp herkese yeni yer açmayı biliyor nasılsa. Aklıma çocukken "benim en iyi arkadaşım kim?" soruma cevap bulamadığımda üzülmem geliyor, gülüyorum. En'ler çok geçici, önemli olan arkadaşlık değil mi bıdı bıdılarım. Komik işte. O zamandan belliymiş ne halt olacağım. Belki de yazdıklarımı okuyarak büyüdüğüm için pek değişemedim. Kim bilir? Kimsenin abla, kardeş olamayacağını biliyorum; ama gerçek dostların da ne denli içime işleyebildiğini de. Olay isimde değil, kalpte yine cancağızım.

Diğer öğrendiğim: insan istemediği sürece yalnız kalmaz. Yani açtıkça kalbini, birinin elini tutmaya çabaladıkta o el boş kalmaz. Bakalım mesela hemen, seninle konuşa konuşa yıldızlarla tanıştım, geceleri o sayede balkonda hiç yalnız oturmadım. Balkonu da nasıl özledim. Neyse buna girmiyorum.

Annem ve babamın da katkılarıyla, ölümün bir ayrılık sebebi olmadığını öğrendim. Yani sevgi varsa sevgili hep var demektir. Vay canına. Boşuna mı her hafta buluşuyoruz seninle, biraz uğramasak yanına darıldığına inanıyoruz içtenlikle?

Yazının gücünü de seninle öğrendim. İnsan yaşadıklarından ilham alıyor, benim kaynağım nice seneler yalnız sendin. Bir de babam. Ama onu kendime sakladım. Seni paylaştıkça çoğalttım.

Sonraaa... Keşke dememek için, anı yaşamak için annemin anlattığı bir olaydan ders çıkardım. Sen bir oyuncak bebek istemişsin, annem benzeri varmış diye almamış, sonrası malum. Çok yazdım bunun hakkında, hepsi kayboldu gitti şimdi. O olay annemi öyle etkilemiş ki ben de o etkiden nasibimi aldım. Ne bir şeyin içimde kalmasına dayanabiliyorum ne benim yanımda olan birinin "fff ben hiç pinpon topuyla oynamadım" demesine. İmkanımız varken alalım topumuzu, hayaller gerçek olsun. Bu cesaret de senin sayende.

Tabii ki daha neler var neler! Tüm çocukluğum, ergenliğim, gördüklerim, yaşadıklarım... Bugün güzel de yazamıyorum zaten, kelimelerle bozmaya gerek yok mutluluğumu. Bugün doğum günün.

Sen iyi ki doğmuşsun.

Ve kalanlar iyi ki varlar.

Geçtiğimiz hafta boyunca her gün başka bir heyecanla uyudum. Her günüm bir öncekinden bağımsız ve dopdoluydu. Herkesin kendi yeri vardı apaçık, gördüğüm yaptığım her şey anlamlıydı anlamsızca. Konuştuğumuz konu aynı bile olsa, yorumlar farklıydı. Nasıl desem bilmiyorum ki... İçimde kelebekler var İlksen. Sen misin?



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder