31 Ocak 2013

pompi

aslında hiçbir şey bitmiyor, yefi. hadi anatol'cuğumuza inat, tekrar edelim.
sadece yenileri ekleniyor sürekli, ilgimiz kayıyor.
piaget'nin çocukları gibi, nesneler gizlenince yok olduklarını sanıyoruz. oysa varlar, oradalar.
hem var hem yok. en sevdiğim.

en güzeli de bu tatilin hiç bitmeyecek olması. geçse bile kalacak ya, çok şükür.

oesk-

ben hiçbir şarkıda kendimi bu kadar bulmadım arkadaş. yıllardır içimde tuttuğum enerji bunun içinmiş meğer. ve siena sokakları bu şarkının en çok yakışacağı yermiş; bunu, bir biz biliyoruz bir de o güzel insanlar.
ayrıca! ben daha iyi detone oluyorum. özellikle kahkahalarımla sesim kısıldıktan sonra.

17 Ocak 2013

kır(ık)mızı

kendi sınırlarını çizmiş parçaların bir arada durmasıyla yetindiğimiz o cömert zamanlardayız.

fine again

anatol knotek'e yaratıcılığını bizimle paylaştığı için teşekkürler.

14 Ocak 2013

harcamadan biriktirmek

arkadaş biriktiriyoruz, demiş sunay akın.

ne güzel demiş, biriktirmek diye. çünkü biz arkadaşlarımızı gözümüzden gönlümüzden sakınıp kimi zaman, geleceğimizde yer alması için şimdide birlikte olmayı feda ediyoruz.

(bunun üstüne yarım saat tartışmayı başararak kendimle gurur duymamı sağlayan ilke'ye teşekkürler.)

ben bunu böyle yorumlamadım, çünkü biriktirmek deyince aklıma kumbara gelmedi.
biriktirmeyi şimdi harcamayıp sonrası için saklamak olarak düşünenler -ki bu şimdiye kadar ben hariç herkesti, çok enteresan- bu benzetmeyle düşündüler. ne garip arkadaş, hala şoktayım! rousseau olsa shocking değil absurd bulurdu yalnızca. öhöm.

oysa arkadaş biriktirmek bence, çakıl taşı biriktirmek gibi. gittiğimiz yerlerden içimizde, aklımızda kalan anıların, hayallerin vücut bulmuş hali. yenileri eklendikçe eskilerin anılarının bulanıklaştığı ama değerinden hiçbir şey yitirmeyen taşlar olur ya, öyle.

bugün, hayatımda yer alarak aslında var olduğunu önceden fark etmediğim boşluğu dolduran canım arkadaşım elvoşun doğum günü. dilerim umut, mutluluk ve en tatlı anıları biriktiririz bu yaşında da. nice boşluksuz, dopdolu yıllara. iyi ki varsın.

11 Ocak 2013

tik tak

sevgili beni tanımayanlar,
olur da teasdüfen bu bloga rastlarsanız, bu post'u okumadan evvel bilmeniz gereken şey; benim yurtta çalıştığım ve geçen hafta cuma öğlenden bu perşembe sabaha kadar yurttan sadece 3 saatliğine çıktığım, onun da, sınava girmek için kar kış kıyamette 50 dakika yürümeyle sonuçlanmasıdır.
ayrıca yarın itibariyle 3 günlük yurda kapanma seansım, kapımda, saatin 7'yi göstermesini beklemektedir.
ama mutsuz muyum? hayır.
çünkü o kadar seviyorum ki yurttaki kızları, sanki hep kardeşim varmış da bunca yıldır ben aileme kardeşim olsun diye gereksiz baskı yapıyormuşum gibi geliyor şimdilerde.
çünkü kahkaha atmak beni mutlu ediyor ve daha çok güleceğim bir eve kapanma bir daha olmayacak, çok net.
çünkü karın hep en güzel yüzünü gördüm son 4 gündür. aynen bu şekilde güvendim kara ve canım yanmadı.
çünkü yanımda birbirinden mükemmel insanlar vardı, var, olacaklar da. ne mutlu.
darısı başınıza.

8 Ocak 2013

child

ve yeni bir grup girer hayatımıza: Edward Sharpe & The Magnetic Zeros.


bu grubun en sevdiğim şarkısı bu değil, home dururken bu hiç değil. ama kliplerinde en sevdiğim sahne bunda, 1:51. klipler demişken, koşmak, izlerken bile enerji veriyor bana. ve ağaçların etrafında koşma klişesi bence hep güzel. klişeler zaten hep güzel. en sıradan oluncaya kadar koşar adım ilerleyip orada güneşi bulacağı-.

büyüdüğümüzde çocuk halimize yakışmayan yüzlerce yüz ifadesinin arasında, kendi yerini koruyabilmiş heyecanı hiç yitirmemeye gelsin öyleyse bu şarkı.

ve gülümseten herkese.

love, it is our all.

7 Ocak 2013

dövme

"this happens. this is something that happens."

doğru ya, her an kurbağa yağabilir. bunun nasıl gerçekleştiğinden çok neden olduğuyla mı ilgilenmeli? desek ki biz bütün kelebeklerden korktuğumuz için bulutlar tarafından cezalandırılıyoruz, içimiz rahatlar mı? desek ki bir çardakta üşüyoruz sabaha kadar, ısınmanın tek yolu elimizde olmayan kazaklar, o halde bile sineklerden kaçmaya uğraşıyoruz ve bu yüzden lanetlendik, yeter mi? ellerim kurudu, ben papatya istedim, manolyalar kızdı belki de. ve kurbağalar yağmaya başladı üstümüze, üstümüze. önce ağzımızı, sonra içimizi kanattı. 


oysa her seferinde biraz daha alışmış, daha da kabullenmiş adımlar atıyoruz hep beraber. çünkü sürekli savaşmaya yetecek enerjimiz yok. olsa, şüphesiz sonsuza kadar kıracağız birbirimizi. aksi yöndeki tepkilerimiz yokluğa karışmışken çoktan, yeni arayışlarda kaybolmayı göze alamayız, o cesaret biz yetişkinlerde yok, gökten üstümüze yağan kurbağalardan belli. hayal gücünü hayal kırıklıklarına karşı korumayı başarmışlar var, o gün gelince cesur davranmak için. kurbağa, onların hayal gücünden, kanlı canlı hayal gücünden.


but "it is dangerous to confuse children with angels". melek değil, olsa olsa kelebektir. bir nisan sabahı dünyaya gelmiş, üç günden fazla yaşamayı becerip, kasım akşamındaki kelebek yağmurunda yitirilmiş bir kanatlı yalnızca. büyütmemek lazım, yefi. çünkü sen, o seni her halinle kabul edecek diye bin bir türlü role bürünüp yabancılaşırsan kendinden; o, bunu yadırgayacaktır. kabul etmek zaten zor, her halinle kabul edilmeyi beklemek neden, hele de cevabı belliyken?


hiçbirimiz melek değiliz. hele sen hiç değilsin. irademle karşında açtığımız bu savaşta daimi kazananız, ama inan çok yoruluyoruz. bir bardak dolusu self-control'ümün tamamını sana harcamanın sonucunda yediğim çikolatalarla bir ordu beslenirdi. demek ki neymiş? artık senin de gitme vaktin gelmiş.


hadi artık.

film: magnolia.
bu güzel filmi uzunluğuna rağmen hayatıma sokmayı başarmış emre'ye teşekkürler.