10 Kasım 2011

İnsanoğlu Kuş Misali


“Yar bana bir eğlence!” dedim, dedim ve yine uçaktayım. Eğlence anlayışımın bu tekdüzeliği sıkmaya başladı sanki. “Yol buldun, kaç; yer buldun, çak” mantığı, ne iddüğü belirsiz bir düzene soktu beni, sağ olsun. Artık gittiğim yerlere diş fırçamı götürmem, evimi çantam yaptı. Eskiden bölük pörçüğüm diye şikayetlenirdim, şimdi bunca yer var sığamıyorum, diyorum. Azizim, böyle işte hayat, değneklerin ucunda bok var diye kandırılmışız bir kere, sonsuz memnuniyetsizlikle saydır Allah saydır gelene gidene, olan bitene.

Dağlarda kar var, kalbim senin bu gece. Erzincan dağları hep mi soğuk olur? O toktağan ki bir aşkla tutunmuş Munzur’a muzırca. Halbuki Güneş’e en yakın onlar, benim bildiğim, içinin yanması gerekmez mi memleketimin Katmandu’sunun? Güneş bile o büyüklükle yetemiyorsa benim küçük dünyama, ben ne için çabalıyorum ki bu kadar? Güneş’in görev tanımı bir yerde yazıyor mu ki bakalım? Dağları ısıtamadığı için fırçalayacaksak elimizi çabuk tutalım, kış geliyor malum. Tatmin olamama hastalığına ilaç bulamayan tıp dünyası, boynumu tedavi etse ne kadar değiştirebilir ki hayatımı? Sorulara bak, sorulara! Bik bik konuşmak için yaratılmışım. A, evet, boyun diyorduk. Aman o ne ağrı öyle, nerelerden yola çıkıp geliyor da beni bu kadar yoruyor, anlayamadım gitti. Evim evim güzel evim, acep beni çok mu geriyor?

Asıl gerilim noktam, benim; uzaktaki. Sıradağlar arasında kalmış minik gölü bulmak için çıktığım bu yolda, oldukça susuzum, saçlarımda yeni yeni beyazlar. Şimdi yarim İstanbul, buram buram pis havasında, beni oradan oraya koşturacak duracak. Halbuki yollar hep yürüyen kaldırımlarla donatılsa hayat nasıl kolaylaşacak.  Ah, ah! Mini mini birlerin heyecanı var içimde, bir şeyler olacak, hayat güzelleşecek, değişecek, ağaçlar çiçek açacak, böcekler bizi ısırmayacak, köpekler üstümüze havlayamacak sanki artık. Olamaz mı, olabilir, doğru.

İçimdeki anneannem yapıyor her şeyi. Her şeye el atıp, hepsini bir anda halletmeye çalışmasa, yoğunluğum beni böyle boğmaz aslında. Öte yandan o da korkuyor ne yapsın, ya yetmezse ömür hayalleri tamamlamaya? Sorun şu ki, birine uzandığım yolda hayalin yenisi beliriyor. Zaten bana diyor Attila’m, “birini bitirmeden aklın öteki yolculukta” diye. Neyse ki oturan taşlarım var, zor atlatmış olsam da yerleşme süreçlerini. Kızmıyorum kendime, sonuçta dünya milyarlarca yılda oturtamamış taşlarını, durmadan depremle alıyor canları; ben minimal zararlarla 20 yıldır geçiriyorum bu safhaları. Sonra dönüp bir “aferin”i esirgiyorum kendimden. Tabii kültürle alakası var bunun. (Kültür deyince Türkçe’de “medeniyet”in alt başlığı gibi duruyor; ama söylerken hissettiğim “culture” aslında. Hissetmek neymiş kelimeyi? Böyle geometric şekiller beliriyor zihnimde kelimelerle, aslında azıcık yeteneğim olsa resimler de çizebilirdim; ama onu beceremiyorum -eksik kalsın madem-. Neyse işte, Culture ve kültür için aynı şekil belirmiyor, ne tuhaf.) Biz, toplum olarak (genellemeye gel, nasıl bir sosyoloji öğrencisiysem artık!) alkışlamayı öğretilmemişiz ki! Öğretilmeyeni öğrenmenin yolunu da aramamışız vesselam. Oh, Osman, şimdi rahat rahat yan gel yat, bostan mostan.

Bugün dünya dursa, Güneş hep aynı yerinde dursa, tüm insanlar bir yerde mi toplanır acaba? Yoksa Kışta kalanlar başka yollar da arar mı? Ben bu soruya hapşırarak cevap vermek istiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder