Beyoğlu'nun kalabalığında kahkahalarım, arkadaşlarım ve ben yürüyoruz. Kan var. En güzeli bu üçlünün ahengi. Stressiz, sonrasız, tam yaşamalık. Kan var. Derken bir şair çıkıyor karşımıza, sözü var sesi yok. Sesini duymak istemezdim ben zaten. Biri hariç (değil demek isterdim). Kadının okuduğu şiirlerde kan daha çok var; çünkü o uçurum diyor, tepe diyor, beni benden alıp şairle tanışmaya götürüyor.
Sonrası, bir sis bulutu zaten, kokusu beni közü seni yakar. O dumanın ardında bir geçmiş görüyorum, neyin kaynağı desem, hangi adın altında umudu, hüznü, birliği birleştirsem; derse on kala bulunacak söz değil. Gel ona dost diyelim şimdilik, klişenin de güzel olacağına inandıralım kendimizi. Sıradanlığa duyduğum hayranlığı bozmaya çalışma Cemal Süreya, sözlerin farklı olabilir, gel gör ki sen de ben de aynıyız. Artık sen de ben de iyi biliyoruz, İstanbul ağırbaşlı bir kent değildir. Ne sözünü esirger ne acır misafirine, eşine, dostuna. Sallar geçer şöyle bir, 134 araba kafa kafaya verir de durduramaz heyecanını. Öte yandan şehre niye atıyoruz bütün yükü, onu bilemedim. İnsanlarında, fazlalığında asıl sorun. Herkesin farklılığında. Hani mozaik parçaları elimizde; ama hiçbiri olması gerektiği yerde değil sanki. (Bu mozaik benzetmesi beni gerer oldum olası, bulan arkadaşla tanışmak istiyorum!) Herkes bir şeye değiyor burada. Sen kalbime değdiğinde benim içimden bir Roadrunner geçiyor. Hoba. Ben buna değerim, dediğimde aklıma bir balon geliyor, yükseklere uçanından, sonra kaybolup gidiyor koşup yakalayamayan bir dede ardında.
Kim olursan ol, önümden geçersen Belma Sebil koyacağım adını, orijinallik benim neyime?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder