28 Aralık 2011

Rivayet

"Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm"

Bir kitap yazıyor yazar, istiyor ki birileri alsın okusun, yazdıklarını beğensin, hayal gücünden etkilensin. Bir piyanist çalıyor, bir adam şarkı söylüyor. İkisi de iddialarıyla sahnede yer alıyor, sesi çıkan, ses çıkarandan daha az alkış alıyor. Ben bu blogda karalıyorum bir şeyler, biri açar okur da bir yazdığımı, sessizce yer değiştirir içinde bir şeyler diye umuyorum. Evet sevgili okur, bekliyorum ki benim varlığım senin hayatında bir değişikliğe ön adım olsun, küçük ya da büyük bir artı yavaşça sızsın hayatına. Biz varız, sen ben değil, biz hepimiz buradayız, bu dünyada. Sen ve ben arasındaki boşlukları doldurabilmek için uğraşı didiniyoruz. Tam da bu sırada, birbirimize saygı duymak neden fazla geliyor ki yapılması gerekenler listemize?

Bazen yapmayı istediklerimiz yalnızca sözde hayat buluyor. Herkese saygı göstermek, örneğin... Aklımdan geçirirken bile "Herkes saygıyı hakkediyor mu ki?" diyorum. Saygı hak edilen bir şey mi? Ya da bir başka açıdan bakınca, dünyada herhangi bir duygu var mı ki hakkedilmeden bir insana sunulabilsin, insan olduğu için?

Öncelikle "hakketmek" derken neden bahsediyorum, onu açayım. A right to be respected vs. to deserve to be respected. Bu yazıya başladığımdan beri aklımda ikinci tanım var. Yani, what if s/he doesn't earn my respect? To earn, really? İçimdeki iyiliksever diyor ki, bu dünyaya iyi kötü bir şey katıyoruz her birimiz, sırf bunun için bile herkes değerli. Öte yandan biliyoruz, ne yazık ki görüyoruz ki, birilerinin kattıkları sadece diğerlerinin emeklerinin yıkımına neden oluyor. Bu noktada bizim yerimiz nere olmalı? There (let's choose a lady) she doesn't earn respect but does it mean she's not a human being anymore? Because I said that a person is worth being respected for whoever she is.

Saygı konusunda biraz karışığım, evet. Daha kimin bu duygu için layık olup olmadığı konusunda belirli bir fikrim yokken, bir adım ileriye götürüyorum sorumu: Birine saygı duyduğumu göstermenin yolları neler? Kesin çizgilerimiz var mı benim göremediğim? Bizden küçükse onu dinlemek, söylediklerine kulak vermek; yaşıtımızsa ona kibar davranmak ve varlığının bir anlam ifade ettiğini hissettirmek (bu saygı mı gerçekten?), "seninle benim ortak bir yanımız var: insan olmak" mesajı vermek (sürekli bir mesaj verme zorunluluğu mu var, nedir?), büyüğümüzse "siz" demek. Bunlar değişen normlar artık, çok şükür. Babasının yanında evladını kucağına almaktan utanan anneler-babalar yetişmiyor artık toplumumuzda. Bacak bacak üstüne atmanın, koltukta uzanmanın saygı anlayışında kendine nasıl yer bulduğunu anlayamadan ben, onlar da yok olup gidecekler umarım. Ya "siz" demek? Burada her şey dilin özelliklerinde bitiyor. Bir you'muz yok ki tutunup geçinelim. Vous. Bö.

"Kadri pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım." Çıkış noktam bu. Genel Kurul öncesi, kurulun yapılacağı binanın önünde toplanıp, öğretim görevlilerinin ellerine bildiri verildiğinde oradaydım ben de, hakkını arayanlar arasında. Her şeyden önce, bir yere bağlı hissetmek, içinde bulunduğun ortamı durumu sahiplenmek nasıl hissettiriyormuş insana, onu tadar gibi oldum. O kadar unutmuşum ki lisemde, yurdumda, İstanbul'da yaşadığım yıllarda bu hissi! Fenerbahçeliler Taksim'de politik nedenler için toplandığında kalp atışlarını düzenleyen o sistemin, "sarı-lacivert-adalet-tutku" dörtlüsünün neye benzediğini anlar gibi oldum. İddialı konuşmak istemem, ben ki slogan atmamak için düdük çaldım uzunca bir süre.

O güne dair önemli detaylar var vermem gereken. Şeyma'nın anlamsızca içeride tutulmasını protesto etmek için toplanmıştık. O kadar çaresiziz ki (biz dediğim sen, ben, o -herkes), herkes kendi başına o kadar etkisiz ki umudu bir olmakta arıyoruz, fena mı? Şeyma'nın başına gelen bu haksız tutumun cezalandırılması gerektiğini, her şeyden önce Şeyma'nın cezalandırılacak bir suçu olmadığını birlikte savunuyoruz. Biz: birtakım öğrenciler, öğretmenler. Onlar içeride, sesleri çıkmıyor artık, çıkamıyor. Onlar: Şeyma, Cihan, diğerleri ... Duyulmasını umduğumuz bir basın açıklamasının ardından Genel Kurul için saflarımızı aldık, orada atıldı işte sloganlar. Derken Rektör Kadri'yi eleştiren tonumuzu sloganlarda gördüm. O an ne kadar rahatsız olduğumu anlatamam. Orada, bizim bağıra bağıra Kadri diye adıyla sloganlar attığımız insan, yıllarını öğretime vermiş, bir yerlere gelmiş, rektörlük gibi nispeten önemli bir ünvana sahip bir insan, bir hoca, yaşça büyüğümüz biri sonuçta, diye düşünerek. Orada birkaç kişiye derdimi anlatmaya çalıştım, böyle yapmayalım, dalga geçer gibi, saygısızlık etmemize gerek yok, seviyeli seviyeli protesto edelim işte, ne güzel dedim. Cevap veren arkadaş o kadar kibar ve olumluydu ki, söylediklerime itiraz ederken bile yüzünde samimi bir gülümsemeyi korumayı başardı. "Ama biz burada eylem yapıyoruz sonuçta, eleştirmeyelim mi hiç?" dedi. O an hemen "saygılı olalım" diyen yanım atağa geçti, ortam beni mutlu etmeyi bir anda bıraktı ve ben derse gittim.

Sonradan düşününce öyle tuhaf geldi ki! Benim bu "saygı" mantığım insanlarda olsa, mizah diye bir şey kalmaz, yıllardır okuduğum Uykusuz, Penguen var olamazdı. Orada Kadri diye slogan atınca saygısız mı olduk? Bu bakanların yüzüne yumurta atmakla aynı şey değil, o an bunun bilincine varamadım, itiraf ediyorum. Agresif bir tutumdansa, espriyle yoğrulmuş bir ifade tarzı daha taktir edilesi değil mi? Bence öyle,  artık.

Kendimi kendi içimde yenmek nasıl haz verdi, tarifi yok.

Darısı başınıza,

Kendimizi körleştirdiğimiz doğrularımızı sorgulayacak gücümüz olması dileğiyle,

Gökçen

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder